Make your own free website on Tripod.com

Tickhi ye tesekkürlerimle...

Atatürk'ün Hayatı

19 Mayıs 1881 Mustafa'nın Selanik'te doğuşu
1893 Mustafa'nın Selanik Askeri Rüştiyesi'ne yazılması,
1896 Askeri Rüştüye'de Mustafa adlı öğretmeninin kendisine Kemal adını verdiği Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)'ne geçti.
13 Mart 1899 Mustafa Kemal, İstanbul'da Harbiye (Harp Okulu) piyade sınıfına girdi.
10 Şubat 1902 Mustafa Kemal'in Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirerek Harp Akademisi'ne geçmesi,
11 Ocak 1905 Mustafa Kemal'in Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun olması ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi,
Ekim 1905 Mustafa Kemal'in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurması,
20 Haziran 1907 Mustafa Kemal'in rütbesinin Kolağasılığına (kıdemli yüzbaşı) yükseltilmesi,
13 Ekim 1907 Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu'ya atanması,
15 - 16 Nisan 1909 Mustafa Kemal'in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı olarak İstanbul'a hareket etmesi,
6 Eylül 1909 Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu Piyade Subay Talimgâhı Komutanı olması (aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanı olmuştur),
Mayıs 1910 ustafa Kemal'in Mahmut Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk harekâtlarında bulunması,
17-21 Eylül 1910 Fransa'da yapılan manevralara (Picardie) Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.
13 Eylül 1911 Mustafa Kemal'in İstanbul'a Genelkurmay'a nakledilmesi,
27 Kasım 1911 Mustafa Kemal'in Binbaşılığa yükseltilmesi,
22 Aralık 1911 Mustafa Kemal'in İtalyan - Osmanlı Trablus savaşında Tobruz Taarruzunu başarıyla idare etmesi,
25 Kasım 1912 Mustafa Kemal'in Bahrısefid Boğazı (Çanakkale) Kuvâ-yı Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atanması,
27 Ekim 1913 Mustafa Kemal'in Sofya Ataşemiliteri olması,
1 Mart 1914 Mustafa Kemal'in Yarbaylığa yükselmesi,
2 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da 19. Tümeni kurmaya başlaması (25 Şubat 1915'te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos'a gelmiştir),
25 Nisan 1915 İtilaf Devletlerinin Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselmesi,
8 - 9 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'na atanması,
10 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in bizzat idare ettiği taarruzla Anafartalar cephesinde düşmanı geri atması,
17 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in Kireçtepe'de zafer kazanması,
21 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in II. Anafartalar Zaferini kazanması,
1 Nisan 1916 Mustafa Kemal'in Tümgeneralliğe yükseltilmesi,
7-8 Ağustos 1916 Mustafa Kemal'in Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtarması,
7 Mart 1917 Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutan Vekilliğine atanması,
16 Mart 1917 Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutanlığı'na asil olarak atanması,
5 Temmuz 1917 Mustafa Kemal'in Halep'teki VII. Ordu Komutanlığı'na atanması,
20 Eylül 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu göndermesi,
15 Ekim 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmesi,
15 Aralık 1917 Mustafa Kemal'in Veliaht Vahdettin ile Almanya'ya gitmesi,
16 Aralık 1917 Mustafa Kemal'e "Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı" verilmesi,
4 Ocak 1918 Almanya gezisinden dönmesi,
7 Ağustos 1918 Mustafa Kemal'in Filistin'de bulunan VII. Ordu Komutanlığı'na ikinci defa tayin edilmesi,
26 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in komuta ettiği VII. Ordu Birliklerinin düşman taarruzunu Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurması,
31 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması,
13 Kasım 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın lağvı üzerine İstanbul'a gitmesi,
30 Nisan 1919 Mustafa Kemal'in IX. Ordu Müfettişi olması,
16 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrılması,
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması,
21-22 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Amasya'dan yolladığı genelgeyle, Milli Kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çerçevesinde toplamak amacıyla Sivas Kongresi'ni toplanmaya çağırması,
26 Haziran 1919 Amasya'dan Sivas'a hareketi,
3 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in Erzurum'a ilk gelişi,
8-9 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in resmi görevinden ve askerlikten çekilmesi,
23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'ne başkan seçilmesi,
4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi'ne başkan seçilmesi,
11 Eylül 1919 Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi Başkanlığına seçilmesi,
20-22 Ekim 1919 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Bahriye Nâzırı (Bakan) Salih Paşa ile Amasya'da görüşmesi ve Amasya bildirgesinin imzalanması,
7 Kasım 1919 Mustafa Kemal'in İstanbul'da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum'dan Milletvekili seçilmesi (Büyük Millet Meclisi'nin birinci dönemi için yapılan seçimde ve ondan sonraki seçimlerde Ankara'dan Milletvekili seçilmiştir),
27 Aralık 1919 Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara'ya gelmesi,
16 Mart 1920 İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal'in durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etmesi ve Ankara'da yeni bir Millet Meclisi girişiminde bulunması,
23 Nisan 1920 Mustafa Kemal'in Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açması,
24 Nisan 1920 T.B.M.M.'nin Mustafa Kemal'i başkanlığa seçmesi,
11 Mayıs 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması (Bu karar 24 Mayıs 1920'de Padişah tarafından onaylanmıştır),
13 Eylül 1920 Mustafa Kemal tarafından "Halkçılık " programının Büyük Millet Meclisine sunuluşu,
5 Aralık 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Osmanlı delegeleri Ahmet İzzet ve Salih Paşa'larla Bilecik İstasyonunda görüşmesi,
10 Mayıs 1921 Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığı'na seçilmesi,
13 Haziran 1921 Mustafa Kemal'in Fransız temsilcisi F. Bouillon ile Ankara'da görüşmesi,
5 Ağustos 1921 Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevinin verilmesi,
23 Ağustos 1921 Mustafa Kemal'in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı'nı yönetmeye başlaması,
13 Eylül 1921 Mustafa Kemal'in Sakarya Zaferi'ni kazanması,
19 Eylül 1921 Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından Mareşallik rütbesinin ve Gazi unvanının verilmesi,
26 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruzu idareye başlaması,
30 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar'da Başkomutan Meydan Savaşı'nı kazanması,
10 Eylül 1922 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e girişi,
1 Kasım 1922 Gazi Mustafa Kemal'in teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi'nin saltanatı kaldırılmasına karar verişi,
14 Ocak 1923 Gazi Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın İzmir'de ölümü,
29 Ocak 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de Lâtife (Uşaklıgil) Hanım'la evlenmesi (5 Ağustos 1925'te ayrılmışlardır),
17 Şubat 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'ni açması,
13 Ağustos 1923 Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi,
11 Eylül 1923 Gazi Mustafa Kemal'in Halk Partisi'ni kurması,
29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanı ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi,
1 Mart 1924 Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'ni açışı ve Halifeliğin kaldırılması ile öğretimin birleştirilmesi gereğini konuşmasında belirtmesi,
23 Ağustos 1925 Gazi Mustafa Kemal'in Kastamonu'da şapka ve kıyafet devrimini başlatması,
3 Ekim 1926 İstanbul'da Sarayburnu’nda Mustafa Kemal'in ilk heykelinin dikilmesi,
1 Temmuz 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul'a gelmesi,
15-20 Ekim 1927 Gazi Mustafa Kemal'in CHP İkinci Kurultayı'nda tarihi büyük nutkunu söylemesi,
1 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi,
4 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir'de dikilen heykellerinin açılışı,
20 Mayıs 1928 Afgan Kralı Amanullah Han'ın Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti,
9-10 Ağustos 1928 Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi,
12 Nisan 1931 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması,
4 Mayıs 1931 Mustafa Kemal'in üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi,
12 Haziran 1932 Irak Kralı Emir Faysal'ın Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyareti,
12 Temmuz 1932 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması,
4 Ekim 1933 Yugoslavya Kralı Aleksandre'ın Gazi Mustafa Kemal'i İstanbul'da ziyareti,
29 Ekim 1933 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi,
16 Haziran 1934 İran Şehinşahı Rıza Pehlevi'nin Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti,
24 Kasım 1934 Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal'e ATATÜRK soyadını veren yasayı kabul etmesi,
1 Mart 1935 Atatürk'ün dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesi,
4 Eylül 1936 İngiltere Kralı Edward VII'in İstanbul'da Atatürk'ü ziyareti,
11 Haziran 1937 Atatürk'ün çiftliklerini devlete ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesi'ne bağışlaması,
30 Mart 1938 Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce ilk kez resmi tebliğ yayınlanması,
19 Haziran 1938 Romanya Kralı Karol II'nin Atatürk'ü İstanbul'da ziyareti,
5 Eylül 1938 Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması (Açılış: 28 Kasım 1938),
16 Ekim 1938 Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi tebliğler yayımına başlanması,
10 Kasım 1938 Atatürk'ün ölümü,
21 Kasım 1938 Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre törenle konulması,
10 Kasım 1953 Atatürk'ün nâşının Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden Anıtkabir'e nakledilmesi,
1981 UNESCO'nun aldığı bir kararla Atatürk'ün doğumunun 100. Yılının bütün dünyada "Atatürk Yılı" olarak kutlanması,
 

ATATÜRK'ün ölümünü arkasındaki gerçek

Atatürk’ü masonlar zehirledi Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa
Kemal Atatürk’ün başına gelenlerle kahrolurken bu ibretlik gerçekleri
yayımlarken üzerimize düşen büyük görevi yerine getirmiş olmanın huzuru
içindeyiz. Katİl(ler) işbirlikçiler KİMLERDİ? Yunanistan’da yayımlanan
–Laiki Metopo(halk Cephesi) Gazetesinde yayımlanan dizi yazıda “Dr. Abrevaya
ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar” denilmektedir. Bahsi
geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir
doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde
Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, hükümet tarfaında
Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı
muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor
uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına
rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşteymişcesine
yazılmıştır. Muhtemelen Paris’ten getirilen ilaçların temin yeriyle de
ilgisi vardı. ‘Sarı Lider’i öldürme kararı alınıyor Varnalı Bulgar Yahudisi
33 dereceli Farmason Avram Benaroyas Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını
Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak
şunları söyledi; “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır.
Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında
ölümdür!...” Türkiye’nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı,
acilen Kremlin’e davet edildi. Nalçacı Moskova’ya korkarak gitti. Başına bir
hal gelmesi halinde Kremlin’in Çankaya’ya siyasi baskı yaparak serbest
bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı’ya garanti verdi,
verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu
geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım
Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici
Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı’yı
frenledi. Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki
masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile
toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü
Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla
takip ediyorlardı. Bu konuda Avram Benaroyos, “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü
silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün
ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği
‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason
biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her
hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda
getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını
bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor
bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını za’fa
düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatür’ün
sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları,
baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini
göstermeye başladı.” şeklinde yazdı. Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan
Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci
Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949
tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi; “Filistin Siyon
kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçladık.Bundan
sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik
etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte
fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları,
Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine
bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri
muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in
tedavizinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.” Atatürk’ün
hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram
Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini
söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen
muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak
kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu. Oysa, Benaroyas’ın söylediği
aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri
kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, “Ben
geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca,
aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı
karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu
tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada
Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı
Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk
kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi.Doktor ve diğer sıhhı
personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri
Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı.
İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve
etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr.
Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu
duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti. Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı
hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar
Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen
hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan
doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak
kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu.
Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,. 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof.
Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4
gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Dr. Asım
Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili
olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini
“söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir
ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha
ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza
Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde
bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz
1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü
uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen
Prof. Dr. Bergman’da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir.Daha sonra da
bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e
Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan
konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise
yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih
kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. Zehirlendiğini anlamıştı
Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu; “Afet, vaziyetim
şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık
durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin
Fissinger’i getirtti.” Kimler masondu? Atatürk’ü tedavi eden doktorlar
arasında Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı masonluğu alenen
bilinenler arasındadır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da masondu. Devrin mason
yöneticilerinden (Türkiye Locası) Dr. İsmail Hurşit, Muhittin Osman Omay
kapatma kararı tebliğ edilenler arasındadır. Mustafa Kemal’in sağlığı
Mustafa Kemal, klasik çocukluk hastalıklarının dışında 20 yaşına kadar ciddi
bir hastalığa yakalanmadı.20 yaşında geçici bir süre yakalandığı sıtma
hastalığının atlatılması yine aynı yılda bel soğukluğu hastalığı takip etti.
O yıllarda yaygın olan bu hastalık O’na ilerideki yıllarda İstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde üroloji kliniğini kurdurttu. İdrar
yollarındaki bu müzmin hastalığa ilaveten, Anafartalar Savaşı sonlarında,
1916 yılında akciğer iltihabı dolayısıyla ateşi yükselerek yatağa düştü.2
yıl sonra Yıldırım Orduları Komutanı iken böbrek ağrıları başladı. Karlsbad
Kaplıcaları’nda tedavi gördü. 1919 yılında Şişli’deki evinde bir süre
kulağından rahatsızlık geçiren Mustafa Kemal, aynı yıl 19 Mayıs’ta çıktığı
Samsun’da tekrar nükseden Böbrek ağrılarından dolayı 19 gün Havza
Kaplıcalarında kaldı. Samsun’da iken tekrar sıtmaya yakalandı. Aynı yılın
son günlerinde, 27 Aralık’ta böbrek ağrıları tekrar başladı. 1921 yılı
Nisan’ında sol yanağından çıban çıktı, daha sonra attan düşerek 3 kaburgası
kırıldı. Bu hali ile cepheye gitti. 1923 yılında ise ufak tefek kalp
rahatsızlıkları geçirdi. 1927 yılı Mayıs ayında göğüs ağrıları çekti. Berlin
ve Münih üniversiteleri tıp fakültelerinin dahiliye klinik direktörleri
Prof. Dr.Friedrivh Kraus ile Prof. Dr. Ernest Von Remberg hükümet tarafından
Türkiye’ye getirtilerek Atatürk’e konsultasyon uygulattırıldı. 1936 yılı
Kasım ayında üşütme sonucu ateşi yükseldi, ama kısa sürede iyileşti. 1936
yılı sonuna kadar bunların dışında Atatürk’ün başkaca ciddi bir sağlık
sorunu olmadı. Tedavi eden doktorlar Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr.
Nihad Reşad Belger Atatürk’ü tedavi eden müdavi (sürekli) doktorlardı.
Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim
Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr.
Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa
Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman
hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi.
Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında,
Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof.Dr.Von Bergman,
Viyana’dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün
tedavisinde görev almışlardır. Ölüm sebebi alkol değil Atatürk’ün ölümünden
sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit
toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer
iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biopsi
de otopsi de yapılmamıştır. Alkole bağlı siroz olabilmesi için en az 15 yıl
süre ile günde en az 3 kadeh alkol alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’ün
Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da aşırı
içki içmediği, karşısındakilere içirdiği söylenmektedir. Salyrgan (civalı
ilaç)’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı,
aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek
öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma
geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin
gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937
yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış
olması buna iyi bir örnektir.

Atatürk'ün nişan ve madalyaları*

ATATÜRK'ÜN MADALYA ve NİŞANLARI





ALTIN LİYAKAT MADALYASI

Çap. : 2.5 cm.
Env. No. : 848/734

Atatürk'e 17 Ocak 1916'da padişah V. Mehmet Reşat tarafından verilen Altın Liyakat Madalyasının ön yüzünde; padişahın tu rasıyla saltanat arması, arka yüzünde Osmanlıca olarak "Liyakat Madalyası sadakat ve şecaat ibraz edenlere mahsustur" yazısı ve 1308 (1891) tarihi vardır. Madalyanın 2 cm. genişli indeki etrafı yeşil zırhlı kırmızı kevkez şeriti üzerinde çift kılıç ve 1332 (1916) tarihli bir plaka bulunmaktadır.





ALİYÜLALA NİŞANI

Çap. : 10 cm. (Nişan)
Çap. : 5 cm. (hamaildeki küçük parçalar)
Env. No. : 839/681

Afgan Kralı Amanullah han tarafından 27 mart 1923 tarihinde Atatürk'e verilmiştir. Yuvarlak biçimli gümüş nişanın kenarları şua biçiminde sivri yapılmıştir. Altın kaplama olan orta kısımda bir bina motifi yer alır.Binanın her iki yanında bayrak, alt kısmında çift kılıç kabartması işlenmiştir. Hamaili şemsesinde de nişanla aynı modelde çift zincirle tutturulmuş sekiz parça vardır. Bu parçaları birleştiren meşe dalları arasındaki üst yüzü bombeli plakanın üzerinde güneş kursu motifi yer alır. Bu plakayla aynı modelde yapılmış, halkalı bir parça daha bulunmaktadır. Alüyülala Nişanıdır.



BROŞ

Uz. : 5.3 cm.
Env. No. : 1245/11

Üzeri 137 adet pırlanta taşla süslenmiş platin broşun orta kısmında bir uçak modeli vardır. Uça ın ucunda pervane kısmında, bir sentetik taş yer almaktadır. Atatürk'ün emri ile nişan Sabiha Gökçen'e bir görevden döndükten sonra verilmiştir.




DEMİR SALİP NİŞANI

Çap. : 4.5 cm.
Env. No. : 960/1535

İkinci rütbeden Demir Salip Nişanı, Atatürk'e 9 Eylül 1917 yılında Alman Hükümeti tarafından verilmiştir. Üzerinde taç kabartması, ortada "W" harfi ve harfin altında 1914 tarihi yazılıdır.






GÜMÜŞ LİYAKAT MADALYASI

Çap. : 2.5 cm.
Env. No. : 845/733

Atatürk'e Anafartalar Grup Komutanı iken 1 Eylül 1915'te padişah V. Mehmet Reşat tarafından verilmiş Gümüş Liyakat Madalyasıdır. Yeşil zırhlı kırmızı kevkez şeritte çift kılıç ve bir plaka üzerinde Osmanlıca olarak 1332 (1916) tarihi bulunmaktadır. Ön yüzünde II. Abdülhamit'in saltanat arması, arka yüzünde "Liyakat Madalyası, sadakat ve şecaat ibraz edenlere mahsustur yazısı ve 1308 (1891) tarihi yazılıdır.







GÜMÜŞ İMTİYAZ MADALYASI

Çap. : 3.7 cm.
Env. No. : 841/732

Atatürk'e 30 Nisan 1915'te padişah V. Mehmet Reşat tarafından 19 ncu Tümen Komutanıyken verilen Gümüş İmtiyaz Madalyasıdır. Ön yüzünde Padişah II. Abdülhamit'in saltanat arması, arka tarafında ise "Devlet-i Aliyye-i Osmaniye u runda fevkalade sadakat ve secaat ibraz edenlere mahsus madalyadır" yazısı ve 1300 tarihi vardır. Yeşil kırmızı renkli şeritinde çapraz kılıç üstünde plaka yer almaktadır. Şerit üzerindeki plakada 1332 (1916) yılı eski yazı ile yazılıdır.




HARP MADALYASI

Çap. : 7 cm.
Env. No. : 966/1517

1914 yılında I. Dünya Savaşı için özel olarak padişah V. Mehmet Reşat tarafından çıkarılmış, Harp Madalyası gümüşfakfondan (nikel, bakır, çinko alaşım) yapılmıştır. Beş köşeli yıldız şeklinde olup, uçları topuzludur. Bordo mineli, orta kısmındaki ayın içinde Sultan Reşat'ın El Gazilik Tu rası ve 1333 (1917) tarihi bulunmaktadır. Arkasında "Sr. Exc. M.K.P." (Mustafa Kemal Paşa) ve Almanca ithaf ile "J.H. Werner Berlin" yazıları vardır. Bu madalya Atatürk'e 11 mayıs 1918 de Padişah VI. Mehmet (Vahdettin) tarafından verilmiştir

Atatürk' ün madalyaları


Mecidiye Nişanı

5.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit-- Gümüş --- 25.12.1906

2.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit -- Ortası Altın --- 12.12.1916

1.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit -- Ortası Altın --- 16.12.1917



4.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 06.11.1912

3.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 01.02.1915

2.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 01.02.1916

İmtiyaz Madalyası (Gümüş)
İmtiyaz Madalyası --- 2.Abdülhamit--Gümüş --- 30.04.1915



İmtiyaz Madalyası (Altın)

İmtiyaz Madalyası --- 2.Abdülhamit --Altın --- 23.09.1917

1915 Harp Madalyası (Subay)

Harp Madalyası --- 5.M.Reşad -- Fakfon --- 11.05.1918



Liyakat Madalyası (Gümüş)

Liyakat Madalyası --- 2.Abdülhamit--Gümüş --- 01.09.1915

Liyakat Madalyası --- 2.Abdülhamit--Altın --- 17.01.1916

İstiklal Madalyası --- TBMM -- Pirinç --- 21.11.1923



Atatürk'ün Aldığı Madalyonlar

Ordu manevra hatırası --- 20.08.1937

Ordu manevra hatırası --- 13.10.1937

Ankara'ya gelişinin 18.yıl hatırası --- 27.12.1937

Müttefik ajanslar 4. Kongresi --- 1929

T.B.M.M. Rozeti ---

Abide-i zafer hatırası --- 1927

İran Şahı'nın Türkiye'yi ziyaretleri hatırası --- 1934
 

 

DÜnya AtatÜrk İÇİn Ne Dedİ ? *

POLONYA

O'nun yaratıcı ruhunun ve ateşli yurtseverliğinin harekete geçmemiş olduğu hiçbir alan yoktur...
Gazeta Polska


ROMANYA
Atatürk, tarihte teşkilatçı bir dahi, bir milletin harikalar yaratan yöneticisi ve memleketinin kurtarıcısı olarak kalacaktır.
Independance Romaine Gazetesi(12 Kasım 1938)

Bir milleti, uçurumun kenarından sarsılmaz azmiyle kurtaran, kuvvetlendiren, yükselten yöneticiler arasında Atatürk, en birincisidir.
Timpul Gazetesi(12 Kasım 1938)


RUSYA


Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli başkanın yönetimi herkesin sevgi ve saygısını çeken büyük Türk Milleti'nin milli bağımsızlığını devamlı bir başarı ile kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır.
Sovyet Başbakanı Kalinin


SURİYE

Vatanını muhakkak bir parçalanmaktan kurtararak devlet gemisini güvenilir bir limana götürdükten sonra milletinden bir taht istemedi. O, kelimesinin bütün anlamıyla bir insan, eşsiz bir dahi, kahraman bir asker ve siyaset adamı idi...
Elifba Gazetesi

Atatürk'ün başardığı işler mucize ve harika kabilindedir. Birkaç yıl içinde memleketinde yaptığı inkılaplar, birkaç yüzyılda gerçekleştirilmeyecek işlerdir.
El Tekaddum Gazetesi


YOGOSLAVYA

Atatürk'ün dehası, tarihte Türk Milleti'nin taşıdığı ruhun faziletine en yüksek örneklerinden birini teşkil edecektir.
Branko Aczemovic (Elçi)

Tarih, silinmez harflerle bu devlet adamının ismini hak edecektir. Atatürk bir halk adamıdır. Kırılmaz azmi, keskin zekası ve kudreti kendisini yendiği alın yazısının önüne getirmiş, böylece yeni Türkiye'nin yaratıcısı olmuştur.
Politika Gazetesi


YUNANİSTAN


Türkiye, dost ve düşmanlarının hayran olduğu bir deha adama, malik bulunmak bahtiyarlığına erişmiştir.
Katimerini

*DÜnya AtatÜrk İÇİn Ne Dedİ ? *

BUNLARDA GAZETELERİN SÖYLEDİKLERİ

Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi, O'nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. SSCB'nin Dışişleri Bakanı Litvinof'la görüşürken, onun fikrince bütün Avrupa'nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının bugün Avrupa'da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara'da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu söyledi.
(Franklin D. Roosvelt, ABD Başkanı, 1937)



Beyaz Saray'daki görevim tamamlanınca ilk yapmak istediğim şey, zamanımızın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti. Kader buna izin vermedi. Bu çapta insanlar dünyaya sık gelmezler.
(Franklin Roosevelt,ABD Başkanı)



Yüzyıllar nadir olarak dahî yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahî çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu.
(D. Lloyd George, İngiltere Başbakanı, 1922)


Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu'nu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka birşey değildir.
(Winston Churchill, İngiltere Başbakanı, 1938)



Mustafa Kemal sosyalist değildi. Fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici, iyi düşünceli ve akıllı bir önderdir. O, soygunculara karşı bir kurtuluş savaşı yapıyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultanı da yaranıyla birlikte alt edeceğine inanıyorum.
(V. İliç Lenin, Rus İhtilali Lideri, 1921)



Paşa, size nasıl hayran olmayayım? Ben Fransa'da laik bir hükümet kurmuştum. Bu hükümeti Papa'nın Paris'teki temsilcisinin yardımı ile papazlar devirdi. Sizse bir Halifeyi kovdunuz ve gerçek anlamıyla laik bir devlet kurdunuz. Siz, bu taassup içinde laikliği bu topluma nasıl kabul ettirdiniz? Dehanızın büyük eseri laik bir Türkiye yaratmak olmuştur.
(Edouard Herriot, Fransa Eski Başbakanı, 1933)



Bir ulusun hayatında bu kadar az sürede bu denli kökten değişiklik pek seyrek gerçekleşir... Bu olağanüstü işleri yapanlar, hiç kuşkusuz kelimenin tam anlamıyla büyük adam niteliğine hak kazanmışlardır. Ve bundan dolayı Türkiye övünebilir.
(Eleftherios Venizelos, Yunanistan Başbakanı, 1933)



Kemal Atatürk için daimî bir anıt tesisi münasebetiyle Türkiye'ye tebriklerimi arz ile gurur duyuyorum. O'nun gösterdiği yolda yürüyen büyük ulusunuz çok önemli başarılar elde etmiştir. Türk birliğinin ve ilerleyişinin mimarı Atatürk'ün hatırasını anmak için yapılan bu tören, dünyanın her tarafından hür insanlara ilham kaynağı olmuş bir zata çok yerinde bir saygıdır.
(Dwight D. Eisenhower, ABD Başkanı, 1953)



Sakarya Savaşı, Sakarya Zaferi, yirmi yaşımın en kuvvetli hatırası olmuştur. O zamanlar, kendi kendime diyordum: Acaba ben de ulusumu böylesine seferber edemezmiyim, onun ruhuna kurtarıcı hamleyi, bu dizgin tanımaz ihtirası aşılayamaz mıyım?
(Habib Burgiba, Tunus Devlet Başkanı, 1965)



Büyük Atatürk'ün ölümünün 25. yıl dönümü nedeniyle Fransız Ulusu'nun, Türk Ulusu'na karşı duymakta olduğu sadık dostluk duygularını dile getirmek isterim. Türkiye Tarihi, bugün, her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılmaz bir durumdadır. Ve Atatürk'ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır. Memleketlerimiz arasındaki yüzyılları aşan dostluk, bu gelişmenin temelini oluşturur. (Charles de Gaulle, Fransa Devlet Başkanı, 1963)



O, Türkiye'yi kurmakla bütün dünya uluslarına Müslümanların seslerini duyuracak kudrette olduğunu ispat etti. Kemal Atatürk'ün ölümüyle Müslüman dünyası en büyük kahramanını kaybetmiştir. Atatürk gibi bir önder önlerinde bir ilham kaynağı olarak dikildiği halde Hind Müslümanları bugünkü durumlarına hâlâ razı olacaklar mı? (Muhammed Ali Cinnah, Pakistan'nın Kurucusu,1954 )


Kemal Atatürk, yalnız bu yüzyılın en büyük liderlerinden biri değildir. Biz Pakistan'da O'nu, gelmiş geçmiş bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz. O, yalnız sizin ulusunuzun sevgili önderi değildir. Dünyadaki bütün Müslümanlar, gözlerini sevgi ve hayranlık duygularıyla O'na çevirmişlerdir.
(Eyüp Han, Pakistan Devlet Başkanı, 1963)



Yakın ve Orta Doğu'da ilk cumhuriyet, doğuşunu O'na borçludur. Bu cumhuriyet, birçok ulusun Atatürk'ün yönetimindeki Türkiye'nin uluslararası otoritesi yükselmiş ve ülkesi dünya siyasetinde önemli bir rol oynamaya başlamıştır.
(Nikita S. Hruşçef, Sovyetler Birliği Başkanı, 1963)



Atatürk adı insana bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihî başarılarını, Türk Ulusu'na ilham veren önderliğini, modern dünyayı anlayışındaki ileri görüşlülüğü ve bir askeri önder olarak kudret ve cesaretini hatırlatmaktadır. Şüphesiz ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve o zamandan beri Atatürk'ün ve Türkiye'nin giriştiği derin ve geniş devrimler kadar bir ulusun kendisine olan güvenini daha başarıyla belirten bir başka örnek gösterilemez.
(John F. Kennedy, ABD Başkanı, 1963)



Kemal Atatürk veya bizim O'nu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman çok duygulandım. Türkiye'yi modernleştirme yolunda, Atatürk'ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O'nun dinamizmi, yılmaz ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğuda modern çağın yapıcılarından biridir. O'nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.
(Cavaharlal Nehru, Hindistan Başbakanı, 1963 )



Bütün dünya 10 Kasım'da, biz Almanların da dostluk ve saygıyla bağlı olduğumuz bir insanın hayatını ve eserlerini takdirle anmaktadır. Atatürk, daima Türkiye ile Avrupa arasındaki sıkı bağlar kurmaya çalışmıştır.
(Ludwig Erhard, Batı Almanya BAşbakanı, 1963 )



Mustafa Kemal ismini bundan 50 yıl önce seçkin bir Türk komutanı olarak duymuştuk. Daha sonra barışın kuruluşuyla devlet adamlığı özelliklerini ortaya koymak fırsatını elde etmesi, büyük millî önderlerden biri olarak O'na tarihin en yüce mevkilerinden birini kazandırmıştır. O kahraman ve cesur askeri saygıyla, modern Türkiye'nin gerçek babası olan devlet adamını da hayranlık ve şükranla anıyoruz.
(Sir A. Douglas Home, İngiltere Başbakanı, 1963 )



Atatürk'ün Türk Dili Devrimi'ni gerçekleştirmesi ve dinle siyaseti birbirinden ayırarak Türk Toplumu'nun modernleşmesini sağlamak yolundaki çabalarına karşı büyük bir hayranlık duymaktayız. (Hayato İkeda, Japonya Başbakanı, 1963)

Ben Türk - Alman dostluğunu yakından tanıyan bir neslin çocuğuyum. Küçük yaşımda bir adamın kahramanlıklarını, yaptığı hizmetleri, ülkesi için giriştiği özverileri gördüm. Bu adam Mustafa Kemal'di. Bugün daha iyi kavrıyorum ki, o insan büyük bir devlet adamıydı. Büyüktü, çünkü, ölçüyü korumasını her zaman bildi ve eserini tehlikeye sokacak sınırları aşamadı. Yürekliliğin ve kendi yürekliliğinin sınırlarını da çizebilecek kadar anlayışlıydı. (Kurt G. Kiesinger, Federal Almanya Başbakanı, 1968)

Çağımızda, uzak görüşlü, cesur, siyasî, sosyal ve ekonomik reformlarla Türkiye'yi bugünki modern cumhuriyet durumuna getiren Atatürk'tür. Aynı zamanda bugün Türkiye'nin Avrupa Ortak Pazarı'na girebilecek güce erişmesini sağlayan modern ekonominin temelini hazırlayan da gene O'dur. (Joseph Luns, Hollanda Dışişleri Bakanı, 1963)

Asker - devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biriydi. Kendisi, Türkiye'nin en ileri memleketler arasında hakettiği yeri almasını sağlamıştır. Gene O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını oluşturan, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir. Ben Atatürk'ün sadık arkadaşlarından biri olmakla büyük övünç duyuyorum. (General Douglas MacArthur, ABD Uzak Doğu Kuvvetleri Başkomutanı, 1963)

Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya'da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa ile görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi "İron Duke"nin kül rengi öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte etmeye değil... Bu görüşmeler, Avrupa'nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonucunu gösteriyor. Çünkü Mustafa Kemal, herkesin bildiği gibi, Yunanlıları silip süpürmüştü. (E. Hemingway, Amerikalı Romancı - Yazar, 1922)

Bir insanın değerinin en belirli ölçüsü kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna düşmanına kabul ettirebilmesindedir. İşte Atatürk bu yüceliğe ermiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye'yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılımızın büyük devlet adamları arasına katılmıştır. (W. Somerset Maugham, İngiliz Romancı - Yazar, 1953)

Sevr'den sonra Türkiye'nin öldüğünü sanmıştım. Ama Türkiye yaşıyor; hem, Mustafa Kemal başına geçeli beri öylesine canlı yaşıyor ki, bir Lloyd George'un bütün çabaları, bütün imkânları, sağduyuya meydan okuyan bu şiddetli yaşama isteğinin karşısında erimekten başka birşey yapamıyor. (Claude Farrêre, Fransız Romancı - Diplomat, 1930)

Bizim aslımız rengi uçmuş bir kıvılcımken O'nun bakışlarıyla cihanı kaplayan ve aydınlatan bir güneş haline geldik. (İkbal, Pakistan Millî Şairi)

Atatürk, tarih boyunca gelip geçmiş en büyüp devlet adamlarından biridir. Hiçbir zaman yaşadığı zamanın üzerinde durmamış, ileriyi görerek ona göre iş yapmıştır. Atatürk'ü Mussolini ve Hitler gibi yöneticilerden ayıran nokta işte bu niteliktir. Onlar her yaptıklarında kendilerini düşünerek hareket ediyorlardı. Atatürk, kendisinden ötesini, 20 - 30 yıl ilerisini görerek hareket ederdi. (Lord Kinross, İngiliz Devlet Adamı, 1960)

Tarihte çok az kimse halkına ve vatanına Atatürk kadar faydalı olmuştur. El ele, gönül gönüle güzel yurdumuzda huzur, barış ve anlayış içinde, sola sağa sapmadan Atatürk'ün hedefinde yaşayalım. (Şnork Kalutsyan, Türkiye Ermenileri Patriği, 1981)

Bu gibi dehalar ancak görünüşte ölürler. Çünkü, gerçekte ulusların anlayışlarında derin ve silinmez izler bırakan eseriyle, daima yaşarlar. Böyle insanlar, bir kuşak için doğmadıkları gibi, belli bir devre için de doğmazlar. Bu gibi insanlar, uluslarının bu gibi nimetler kaynağından durmaksızın yararlanmalarına imkân vermek suretiyle yüzyıllarca ulusların tarihlerine egemen olacak insanlardır. (Tahran Gazetesi, İran)

Tarih çok büyükler gördü. İskenderler'i, Napolyon'ları, Washington'ları gördü. Fakat yirminci yüzyılda büyüklük rekorunu Atatürk, bu Türk oğlu Türk kırdı. (L'Illustration, Fransa)

Dünya, Türkiye'nin Batı görüş ve inanışı içinde yeniden kurulması gibi heyecanlı bir olaya asla şahit olmamıştır. (Social Demokraten, İsveç)

Kadınlar başka hiçbir ülkede bu kadar hızla ilerlememişlerdir. Bir ulusun bu derece değişmesi, tarihte, gerçekten eşi olmayan bir olaydır. (Daily Telgraph, İngiltere)

Özgürlük mücadelemiz sırasında Türk Kurtuluş Savaşı'ndan ve Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkelerinden çok etkilendik. Atatürk'ün milliyetçilik, laiklik ve demokrasi ilkeleri, ülkemin gelişmesinde çok etkili oldu. (Naman Narayanan, Hindistan Cumhurbaşkanı)

Vatanımın bağımsızlığı uluslararası bir gerçek olduğu gün, Allah'a şükürden sonra ilk hatırladığım isim, Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu. Ümit kapılarının kapandığı bunalım anlarında, O'nun destan olan yaşamı ve savaşımı bana esin kaynağı oldu. (Habib Burgiba, Tunus Devlet Başkanı, 1955)

İslam dünyasının büyük insan yetiştirme gücünü yitirdiğini öne sürenler, Atatürk'ü hatırlamalı ve utanmalıdırlar. (Tahran Gazetesi, İran, 1939)

Atatürk, aşı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz O'na yaklaştıkça o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza değin aynı kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve böyle kalacaktır. (Arriba Gazetesi, Portekiz, 1938)

Dünya, bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile yoksul düşmüştür. Gücü, zorlukları yenme kararı ve yiğitliği ile, aman bilmeyen galiplerin uygulamaya kalkıştıkları pranga siyasetini ilk kıran Atatürk'tür. (Pester Llyd Gazetesi, Macaristan, 1938)

Eğer tarih bir kalbe sahip olsaydı, Mustafa Kemal'i mutlaka kıskanırdı. (Tchang Yang Yee Pan Gazetesi, Çin, 1958)

Mevcut rütbelerin hepsini kaldırdığı bir ülkede, Mustafa Kemal bütün rütbeleri kazanmıştır. Türkiye'de düşünülebilecek en şerefli isim O'na verilmiştir. (Marcel Sauvage)

İşte Mustafa Kemal karşımda duruyor. Kendimi kaptırmaktan alamadığım bir heyecanla O'na bakıyorum. Görünüş bir kere daha aldatmıyor insanı. İşçi yaptığı işe benziyor. Uzun ve sert bir yüz, düşünceyi belirten derin çizgilerin yer ettiği geniş bir alın, enerji dolu bir çene, iki buzul gibi mavi gözler. İşte göze çarpan ilk şeyler bunlar. Aşırı derece bir soğukkanlılık, hiçbir gücün bükemediği bir irade ve bıkmak, usanmak nedir bilmeyen bir dikkaat ve düşünme yeteneği. İşte size son derece hareketsiz olduğu için adeta göz kamaştıran yüzün açığa vurduğu özellikler. (Claude Farrer)

Mustafa Kemal'in tasarladığı düşünce devrimi, zaten gerekliydi diye, bazı Batılıların basit bulabilecekleri bir devrimi içine alıyordu. Kendisine haklı olarak Atatürk, yani Türkler'in Ata'sı denen Mustafa Kemal, girişim ve umutlarının gürültüsüyle ortalığı ayağa kaldırmadan çalıştı. Dünyanın, insana şaşkınlık veren bu eser hakkında pek az şey bilişi de herhalde bundandır. Bu eser, İngiliz, Fransız ya da Rus inkılapçılarının eserine hiçbir bakımdan benzemez. Bu ülkelerden hiçbiri, dile, yazıya dokunabilmeyi akıllarının kıyısından bile geçirmemiştir. Ne Cromwell, ne Robespiere ve ne de Lenin ile arkasından gelenler, önderlik ettikleri ulusu, bilim felsefesi, düşünce yönetimi, kısacası alın yazısını değiştirme yoluna götürmeye kalkışmamışlardır. Mustafa Kemal, bunu yapan ve başaran adamdır. (Georges Duhamel)

Türk Ulusu sonradan Mustafa Kemal Paşa'ya Atatürk adını verdi. Bence bu, ayağına kadar gelen; Osmanlı tahtı yerine, ulusunun gönlündeki tahtı üstün tutan bir öndere o ulusun gösterebileceği en yerinde şükran ifadesidir. (Kont De Chambrun, Eski Fransız Büyükelçisi)

Mustafa Kemal öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık cihanda barışı kimse garanti edemez. (Sanerwein)

Büyük güçlüklerden sonra yaratılan Mustafa Kemal Türkiyesi ve Mustafa Kemal uygarlığı sayısız yarınlar boyunca yaşamaya devam edecektir. Halkının ve özellikle O'nun deyimiyle "Türkiye'nin gerçek efendisi olan Türk Köylüsü'nün, o dürüst ve temiz insanların kalbinde ebediyen yaşayacaktır." Mustafa Kemal: "Biz ilhamımızı hayatın tâ kendisinden ve içinden yetiştiğimiz Türk Ulusu'ndan alıyoruz." demişti. Bugün, Anıtkabir'in yollarına düşmüş olan Türkler, o uzun yollarda, taşlara kazınmış rölyef ve heykellerde "Asker, Öğrenci ve Anandolu toprağının insanı olan Türk Köylüsü'nü" yani kendi benliklerini dile getiren bir görüntüyle karşılanıyorlar. Mustafa Kemal, düşüncelerinde kurduğu bir büyük uygarlığı gerçekleştirerek huzur içinde öldü. Yaktığı alev, daima yanacaktır. O Türklük'ün özgürlük ve ihtişam sembolüdür. (Ünlü Amerikan Tarihçisi Charles E. Edenson, kapağında Atatürk'ün bir resmi bulunan Mankind adlı tarih dergisinde, Türk Kurtuluş Savaşı'nı anlatan uzun yazısında Atatürk'ten böyle bahsediyordu.)

Asker-Devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi Türkiye'nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanım duygusunu vermiştir. Ben Atatürk'ün sadık arkadaşlarından biri olarak büyük iftihar duyuyorum. (General Douglas McArthur, Kasım 1963)

Atatürk yalnız Türk tarihinin büyük bir siması değil, aynı zamanda bir büyük barış adamıdır. O'nun yeni Türkiye'yi yaratan eseri, yüzyıllara intikal eden bir anıt olarak kalacaktır. (General Metaksas, Yunanistan Başbakanı)

İnsanı teslim alıcı gözlerinde fevkalade bir önderlik gücü var. Kalın kaşları sakin durmaz. Yüksek, entellektüel zirveler kalkar ve şaşılacak derecede geniş alnında derin çizgiler oyacak biçimde çatılır. Derisi açık renklidir, güneşten yanmıştır. Esmer değildir. Saçı sarımtrak kahverengidir. Ağzının temiz kesilmiş çizgileri ve çenesi kararlarının kesinliğini gösterir. Tetiktir, hazırcevaptır, dikkati çekecek derecede zekidir. (Glayds Baker, Amerikalı Kadın Gazeteci)

O, şahsi kazanç ve söhret peşinde koşan basit bir diktatör değil, gelecek nesiller için sağlam temeller atmaya uğraşan bir kahramandı. (Walter L. Wright Jr.)

Atatürk'ün dış münasebetler konusu üzerindeki görüşlerini inceleyen bir kimse, fikirlerinin değeri ve ifade edildikleri zamanı aşan manaları karşısında daima hayrete düşer. (Awra M. Warren, ABD Büyükelçilerinden)

Büyük Atatürk'ün ufulünden dolayı teessürümüz o derece derin ve sonsuzdur ki, bunu ifade etmek için kelime bulamıyorum. Çünkü Atatürk, yalnız Türkiye'nin değil, bütün şarkın Ata'sı idi. (Veli Han, Afganistan)

Türkiye'yi son ziyareti sırasında Anıtkabir'in altın defterine şu sözleri yazmıştı: "Atatürk artık rahatça ölebilirdi. Mademki ışık parlamakta, alev yanmakta ve memleket ilerlemekte devam ediyor..." (General De Gaulle)

Mustafa Kemal sosyalist değil, fakat görülüyor ki iyi bir teşkilatçı, yüksek anlayışlı, ilerici ve iyi düşünceli, akıllı bir lider. Mustafa Kemal, soygunculara karşı bir Kurtuluş Savaşı veriyor. Emperyalistlerin gururunu kıracağına ve Sultanı da yaranı ile birlikte alt edeceğine inanıyorum. (Lenin)

Ben şimdiye kadar on beş hükümdar ve cumhurbaşkanı ile özel ve resmi konuşmalar yaptım. Bu geceki kadar ezildiğimi hatırlamıyorum. Mustafa Kemal'de büyük bir ruh kudretinin esrarı var.(Sir Charles Townshend, İngiliz Generali, 1922)

Hayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güvenliğiyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği eşi görülmemiş bir karakter örneğidir. (Comte Carlo Sforza, İtalya Eski Dışişleri Bakanı)

Öyle zamanlar oldu ki, anılar içinde benim eşsiz nitelikte gördüklerimi düzeltti: "- Hayır... Ben bunda yanılmışım. Eğer şöyle düşünseydim ve yapsaydım sonucu daha eksiksiz olacaktı." dediği az değildi.Gerçekçilik O'nun korkmadığı şeydi. (General Charles H Sherrill, ABD Eski Elçisi)

Kuvvetli karakterli ve dünya ulusları arasında kendi ulusunun haklı durumu üzerinde kesin ve pratik görüşlü bir adam olarak O, hiçbir zaman kişisel söhret ve yükselme peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarları her şeyin üstünde tutan ve ulusu için en faydalı sonuca varmaya çalışan bu zat, gücünü damarlarına işlemiş görev duygusundan alıyordu. (A. Rawlinson, İngiliz Yarbayı)

Atatürk, yeni Türkiye'yi kılıcı ile kurtarmış ve dehası ile düzene sokmuştur. O'nun yaratıcı ruhunun ve coşkun yurtseverliğinin harekete geçmediği hiçbir alan yoktur. (Polska Gazetesi, Polonya)

Padişahların gösterişini, halifeliğin çekiciliğini umursamayıp bakışlarını, ordularının belkemiği olan Anadolu çiftçisine sevgiyle yöneltti. (Times Gazetesi, İngiltere)

Yeni Türk Devleti ile Ankara Andlaşması'nın imzalanması nedeniyle; "Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı" diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevapağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O'nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir andlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum. (Briand, Fransız Başbakanı, 1921)

O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yasayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, O'na çok uzaklardan bakmak gerekir. (Claude Farrer, Fransız Edebiyatçısı)

"Almanya, Türk Milletinin bu ölçülmez derecede büyük ziyanından dolayı acısını samimi olarak katılmaktadır. Atatürk bütün dünyanın hayran kaldığı bir kalkınma yapan ilk devlet başkanı olmuştur." (Beobahter Gazetesi, Almanya, 11 Kasım 1938)

"Atatürk, ölümünden önce herkes tarafından saygı gösterilen, değer verilen güçlü, dinç, ve çalışkan bir Türkiye yaratma ülküsünü tamamiyle başardı." (Elenikon Mellon Gazetesi, Yunanistan, 11 Kasım 1938)

"Atatürk büyük bir şahsiyet, çok büyük bir komutan, politik bir dehadır." (Excelesior Gazetesi, Fransa, 11 Kasım 1938)

"Atatürk, milletin atası, kılıç,fikir, kalp ve irade adamı idi. milletin bu büyük evladı, aynı zamanda yirminci yüzyılın en büyük yurttaşıdır." (Slova Gazetesi, Bulgaristan, 11 Kasım 1938)

"O'nun idaresi altında Türkiye, Avrupa'nın kıymetli bir üyesi oldu." (London Times Gazetesi, İngiltere, 11 Kasım 1938)

"Atatürk'ün yaptıkları insanoğlunun kolay kolay yapabileceği şeylerden değildir. O; büsbütün başka bir insandı." (El-Mısri Gazetesi, Mısır, 11 Kasım 1938)

"Atatürk'ün ölümü ile dünya büyük bir liderini kaybetti." (Gazeta Del Popolo Gazetesi, İtalya, 11 Kasım 1938)

"Atatürk gibi dehalar sadece görünüşte ölürler. Oysa, gerçekleştirdikleri eserlerle daima hayattadırlar. (Tahran Gazetesi, İran, 11 Kasım 1938)

"Bu derece yüksek hilkatte bir adama sahip olduklarından dolayı, Türklere gıpta ediyoruz." (Ceska Slova Gazetesi, Çekoslavakya, 11 Kasım 1938)

"Hiç bir ülke, Atatürk'ün Türkiye'sinin gördüğü değişiklikleri bu kadar hızlı bir şekilde görmemiştir. Bugünün Türkiye'sinin tarihi Mustafa Kemal'in tarihidir." (Dness Gazetesi, Bulgaristan, 11 Kasım 1938)

"Atatürk zaferiyle, milletin hayatında bugünkü yeni merhaleye yol açmıştır." (Polska Zbrozna Gazetesi,Polonya, 11 Kasım 1938)

"Tarih silinmez harflerle bu devlet adamının adını hakkedecektir." (Politika Gazetesi, Yugoslavya, 11 Kasım 1938)

"Çok, pek çok devrimciler görüldü. Fakat hiçbiri Atatürk'ün cesaret ettiği ve muvaffak olduğu şeyi yapmadı." (Messager D'Athenes Yunanistan Gazetesi, 11 Kasım 1938)

"Atatürk, yirminci yüzyılın en büyük mucizesidir." (National Tidence Gazetesi, Danimarka, 11 Kasım 1938)

Atatürk'ün ölümüne, bütün dünya da, büyük bir devlet, büyük bir asker, büyük derecede şeferli bir şahsiyet olarak ağlamaktadır. İngiltere; önce cesur bir düşman, sonra sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır. (İngiliz Basınından)

Her memleket; milleti, zafer, refah, saadet yolunda ilerleten büyük adamlarına heykeller dikecektir. Fakat Türkiye'nin Kemal Atatürk'ün heykelinin yapılmasında kullanacak taşı bulmak için dağlarını deşmesi, karıştırması icap edecektir. Zira, Türkiye herkesin haset ettiği bir adama, dostlarının ve düşmanlarının hayran olduğu bir deha adamın kaybı yalnız Türkiye için değil, bütün medeniyet ve dünya için bir kayıp teşkil eden bir adama malik bulunmak bahtiyarlığına nail olmuştur. (Yunan Basınından)

Biz Çinli'ler hepimiz bu mateme iştirak ediyoruz. Zira, büyük bir milletin çok sevilen büyük Ata'sının ölümü yalnız Türkiye için değil, aynı zamanda bizim kıtamızda ve bütün dünyada büyük bir boşluk bırakmıştır. (Çin Basınından)

Atatürk, fevkalade bir devlet adamı, harb sonrası dünya tarihinin en mühim simalarından biriydi. Atatürk'süz Türkiye, büyük bir devlet olamaz. (Fin Basınından)

Kemal Atatürk'ün karakterinin bir cephesini göstermek itibariyle bir noktayı hatırlatmak isterim. Bize savaşlarından birini anlatıyordu. Birdenbire durdu: Görüyorsunuz ya, dedi: Birçok zaferler kazandım. Fakat bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savas alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum. Cesaret ve zekasından başka yüreği bu kadar yüce olan böyle bir Şef'in, yurdu için mucizeler yaratmış olmasına şaşılabilir mi?... (George Bennes, Vu Gazetesi, Fransa, 1938)
 

*Fidel Castro'nun Atatürk Hakkındaki Görüşleri*



Fidel Castro, dünya kamuoyunun yakından tanıdığı son günlerde anımsadığım
kadarı ile 80. yaş günü kutlanan belki de yaşayan en eski ve uzun yıllardır
yönetimde olan Küba devlet başkanıdır.

Türkiye sol hareketi Castro ve Guevera’yı 68’li yıllarda tanıdı. Castro
ülkesinin ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık mücadelesinin önderidir.

Castro, ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine karşı verdiği mücadeleyi bir genç
Küba’lı avukat olarak; “Tarih Beni Berat Ettirecektir” adlı kitabında
detaylı olarak anlatıyor.

Yine, “Havana Duruşması” adlı tiyatro oyunu, Castro ve Che Guavera’nın ABD
Emperyalizmi ve yerli işbirlikçilerine karşı ABD’nin “Domuzlar Çıkarması” ve
sonuçlarını izleyicilerine lirik bir dille anlatan bir oyundur.

Fidel Casto, doğrusu ile yanlışı ile 40 yılı aşkın bir zamandır Küba devlet
başkanıdır.

Bu zaman süreci içinde Castro dünyaya bir olguyu isbat etti. ABD
Emperyalizminin burnunun dibinde bir minik adada bu süper gücün binbir
entrikasına karşı boyun eğmedi. Tam bağımsız olarak Küba varlığını sürdürdü.
Sürdürüyor.

Küba halkı aç kaldı, susuz kaldı. Ama sömürge olmadı.

Fidel Castro bu bağımsızlıkçı tavrını sadece kronik karşıtı ABD
emperyalizmine karşı değil, tüm egemenlere karşı sürdürdü.

Bu tavrını gün geldi sosyalist olduğu halde S.S.C.B’ye, gün geldi Başkan Mao’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne gösterdi.

Halkı bir çok şeyden mahrum kaldı. Ama ulusal onuru ayaklar altına alınmadı.
Küba halkı parya muamelesi görmedi.

Fidel Castro’yu Fidel Castro yapanda bu onurlu tavrı oldu. O’na sadece
dostları değil, karşıtları da saygı ile bakmak zorunda kaldı.

Türk aydınları ile Küba arasındaki ilişkilerde hep sıcak oldu. Bu zaman
zaman iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere de yansıdı. Hatta bir ara
Türkiye’de Küba’ya gidip tatil yapmak moda haline geldi. Bu işten kimler
kimler nasibini aldı. Sadece sosyalist nostalji için giden Ahmet Kaya v.s.
değil parlamenter olan eski DİSK Başkanı Rıdvan Budak, MHP milletvekili
Mehmet Gül, eski MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici’de Küba
plajlarında boy gösterdiler.

Fidel Castro’ya karşı süren kamuoyu ilgisi, O’nun 1997’de İstanbul’da
düzenlenen Habitat toplantısının konuk konuşmacısı olmasına kadar gitti.

Türk medyası ise, ancak bu yıllardan sonra Fidel Castro’nun Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili düşüncelerini öğrenebildi.

22.8.1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Barış Doster şöyle yazdı:

“Zapata Caddesi ile Salvadar Allende Bulvarı’nın kesiştiği yer gibi
adreslerin tanımlandığı, devrimci bir geleneğin ve anti emperyalist ruhun
her sokakta hissedildiği Havana’nın en önemli caddelerinden birinde, bir
başka büyük devrimcinin, Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğu
belirtilmiş. Doğum tarihi olarak ise; 19.5.1881 yazılmış. Ayrıca kaidede
‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ sözlerinin Türkçesi ve İspanyolca’sı yer almış.”

Türkiye kamuoyu 1997 yılında İstanbul’da yapılan HABİTAT toplantısında Fidel
Castro’nun İstanbul’a gelmesinden sonra Yeni Yüzyıl gazetesinde Jale
Özgentürk ile yaptığı söyleşide özetle şunları öğrendi:

Castro Atatürk’ü kastederek, “O’nun yaptıklarını ben başaramazdım. Asıl
devrimci Atatürk’tür diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar büyük bir devrim
yaptım ama Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım.”.

O yılların sağlık bakanı Yıldırım Aktuna; Küba ziyaretinde Castro’nun
Atatürk’ün tüm yaşamını iyi bildiğini ve O’nun için; “Atatürk’ün büyük bir
asker, döneminin en önemli liderlerinden biri olduğunu” ifade ettiğini
ardından ise; “Küba’da bu kadar büyük bir devrim yaptım ama Atatürk’ün
Türkiye’de yaptıklarını başaramadım. Atatürk, harf devrimi gibi bir takım
reformlar yaptı. Ben böyle bir düzen değişikliği yapamazdım” dediğini ifade
ediyor.

Bütün bunlardan Fidel Castro’nun dünya siyaseti ve Türkiye’nin içinde
bulunduğu coğrafya’daki siyasi gelişmeleri ve tarihsel gelişimini
takibettiği de görülüyor.

Bugün dünyada yaşayan ender sosyalist ülkelerden biri olarak Küba ve devlet
başkanı Castro’nun aynı zamanda bir ABD uzmanı olduğunu da belirtmek
gerekir.

Dünyanın en ücra köşelerinde bile dilediğini yapan ABD emperyalizminin
burnunun dibinde bağımsız bir devlet olarak yaşamak ancak böyle olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde işgalci emperyalist devletlere karşı
Türk bağımsızlık mücadelesi vererek ulusal devletini kuran Türkiye’ye karşı
ABD ve AB desteği ile etnik kalkışma yapmaya çalışan Kürtler için bakın
Fidel Castro bundan tam 11 yıl önce ne diyor:

“Türkiye’deki olayları yakından izliyorum. Umarım ve dilerim ki, sizin
oradaki Kürt Hareketi, Yankee’nin (ABD’nin) petrol bekçisi olmaz.”

Bu sözleri Fidel Castro kendini ziyarete Türkiye’den gelen bir heyet önünde
söylüyor. Bu heyet içindekilerden biri de Esenyurt eski belediye başkanı
Gürbüz Çapan’dır. Yıl ise; 1994. PKK Hareketi’nin Şemdinli baskını olayından sonraki yıllar.

Daha ortada ne Irak işgali var, nede Apo’nun yakalanması meselesi.

Ne yazık ki Castro’nun belirttiği gibi Kürt Hareketi ABD’nin yani Yanke’nin
elinde adeta oyuncak olmuş durumda.

Yanke’nin AB destekli Ortadoğu işgalinin en büyük destekçisi artık Kürtler
oldu.

Kürtler verdikleri mücadeleye “bağımsızlık” adını veriyorlar.

Dünya’nın süper gücüne “petrol bekçiliği” yapmanın adı ne zamandan beri
“bağımsızlık mücadelesi” oldu.

Üstelik bu bekçiliğe sadece Kürtler içindeki bir grup değil önemli bir
çoğunluk aday, kamuoyuna açıklanan araştırma sonuçlarına göre Türkler’in
%80-82’si ABD’nin Irak işgaline karşı iken Kürtler’in %92’si bu işgalden
yana ve bu işgalin bölgeye demokrasi getireceği düşüncesi var.

Demek ki, yaşadığımız dünyada bağımsızlık mücadelesi vermek isteyenlerin ABD’ye karşı bağımsızlık mücadelesinde sembol isim olmuş Fidel Castro’dan
öğrenecekleri çok şey olduğu görülüyor.

*Atatürk 3 bin 997 kitap okudu..*

Kültür eski Bakanı Namık Kemal Zeybek, Erciyes Üniversitesi’nde verdiği konferansta Atatürk’ün, tesbit edilen 3 bin 997 kitap okuduğunu belirterek, "Atatürk, keşke rakı içmese, tütün kullanmasa ve hardal yemeseydi de daha uzun yaşasaydı. Keşke ülkesine daha uzun yıllar hizmet edebilseydi" dedi.


Eski Bakan Zeybek, Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih ve Kültür Kulübü tarafından Sabancı Kültür Sitesi’nde düzenlenen konferansta Atatürk’ün okuduğu kitapları anlattı. Atatürk’ün, Çanakkale Savaşı sırasında gemici feneri altında 37 kitap okuduğunu anlatan Zeybek, şöyle dedi: "Atatürk, Çanakkale Savaşı sırasında, ‘Orkun Kitabeleri’, ‘Osmanlı Tarihi’, ‘Kazak ve Kırgız Türkçesi’, ‘Tatar Türkçesi’ okuyordu. Lenin, Jean Jack Rousso, Çalıkuşu, iktisat okuyordu. Atatürk bu kitapları en az 2’şer 3’er kez okuyordu. Bize okulda Atatürk’ün hep karga kovaladığı anlatılıyor. Tamam o da önemli belki ama, asıl bunların anlatılması, okutulması lazım."

Zeybek, Atatürk’ün sadece kitap okumadığını, okuduğu kitaplardaki hataları düzeltip üzerine notlar aldığını da söyledi. Atatürk’ün çok iyi Fransızca bildiğini, İngilizce kitapları Türkçe'ye çevirtip okuduğunu anlatan Zeybek, "Gündüzleri çok çalıştığı için kitapları akşamları okuyordu. Bu akşam oturmalarında tabii rakı sofrası da kuruluyordu. Keşke içmeseydi. Aslında bunun kötü olduğunu kendisi de çok iyi biliyor. Okuduğu bir kitabın kenarına, ‘Rakı, tütün ve hardaldan uzak durun’ diye not düşmüştü. Keşke rakı içmeseydi, ke tütün kullanmasa ve hardal yemeseydi de daha uzun yaşasaydı. O’nun fikirlerinden ve hizmetlerinden daha uzun yararlanabilseydik."

Namık Kemal Zeybek, konferans sırasında kürsüden konuşmak yerine, mikrofonu eline alarak protokol ve öğrencilerin arasında konuşmayı tercih etti. Zeybek’i, Erciyes Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cengiz Utaş, Türk Ocakları Başkanı Mustafa Öztürk, DYP Kayseri eski Milletvekili Sevgi Esen, öğretim üyeleri ve öğrenciler dinledi.

*ATATÜRK'ÜN TELGRAFLARINDA TÜRK DİLİ*

Atatürk, Cumhuriyet ve Türk Dili


DİL BAYRAMINI KUTLAMA TELGRAFI

(29. IX. 1937)

Bay İbrahim Necmi Dilmen
Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri,

Dil Bayramı münasebetiyle Türk Dil Kurumunun hakkımdaki duygularını bildiren telgrafınızdan çok mütehassıs oldum. Teşekkür eder, değerli çalışmalarınızda muvaffakiyetlerinizin temadisini dilerim.

K. Atatürk


Türk Dili (Belleten) T. D. K. Sayı: 23-24


DİL BAYRAMINI TEBRİK

29. IX. 1936

Bay İ. N. Dilmen
Türk Dil Kurumu Genel Sekreteri,
Dil Bayramını mesai arkadaşlarınızla birlikte kutluladığınızı bildiren telgrafı teşekkürle aldım. Ben de sizi tebrik eder ve Türk Dil Kurumuna bundan sonraki çalışmalarında da muvaffakiyetler dilerim.
K. Atatürk



Türk Dili, T. D. K.,sayı: 20, 1936,s 1

Ataturk'den Anektodlar

Yıl, 1933; mevsim, kış. Yer, Ankara tren istasyonu.
Akşam üstü.
Gazi, yurt gezisine çıkacak, gar dolup taşıyor onu uğurlamaya gelenlerle.
Gazi trene bineceği sırada bir köylü kalabalığı yararak koşa koşa onun yanına ulaşmayı başarıyor, ayaklarına kapanıyor.
Yaverleri, ilgililer köylüyü tutup götürmek istiyorlar.
"-Bırakın!..." Kendisi eğilip kaldırıyor köylüyü.
"-Nasılsın yurttaşım?"
"-İyiyim Paşam, iyiyim."
"-Senin iyiliğine memnun oldum. Benden ne istiyorsun?"
"-Hayır Paşam, bir şey istemiyorum."
"-Niçin geldin öyleyse?"
"-Seni gördüm, kendimi tutamadım, ayaklarına kapanmak istedim."
"-Yok, sen benden bir şey istiyorsun, söyle bana yapacağım."
"-Sağlığından başka bir isteğim yok Paşam."
"-Ben biliyorum senin istediğini, sen benimle kucaklaşmak istiyorsun."
Köylü yoksul, üstü başı dökülüyor, üstelik giysileri kirli.
Gazi, sarılıyor köylüye, kucaklıyor onu, bağrına basıyor, yanaklarından öpüyor.
O sırada orada kalabalık arasında bulunan Feridun Cemal Erkin diyecektir ki:
-"Etrafıma baktım, herkes mendili çıkarmış ağlıyordu."




(...)
O, Cumhuriyet'in 3. yıldönümünde tribünlerden inip, çevresindeki asker çemberini kaldırtıp, yaverini de uzaklaştırıp halkla birlikte, ellerini iki vatandaşının omuzlarına dayamış yürürken duyduğu mutluluğu tatmak isteyecekti hep.
Halk nasıl da kendiliğinden onu incitmemek için arada bir boşluk bırakmıştı o gün.
Epeyi yürümüşlerdi öylece.
"-Artık otomobile binseniz..." demişti birileri.
Onlara dönüp demişti ki:
"-Sen belki ömründe sevmişsindir. Fakat hiç sevildin mi? Bundaki zevk hiçbir şeyde yok. Hele âşığın Türk milleti olursa!..."
Ve eklemişti:
"-Beni bu zevkten biraz daha ayırmayın..."




(...)
Aradan yıl geçecek... Cumhuriyet'in 12. yıldönümü için dövizler hazırlanmış:
"Atatürk bizim en büyüğümüzdür",
"Atatürk bu milletin en yükseğidir",
"Türk milleti asırlardan beri bağrından bir Mustafa Kemal çıkardı" ,,,,,,,,böyle sürüp gidiyor.
Atatürk, bunları tek tek gözden geçirmekte ama, hiçbirini beğenmeyerek hepsinin üstünü çizmekte...
Kalemi eline alarak asılacak dövizi kendi yazacak:

"Atatürk bizden biridir."

Atatürk'e göre Atatürk

İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!


***

Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.


***

Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.

***

Ben, manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım, ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü müşkülât önünde, belki gâyelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle dönüyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saadet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.


***

Benim, Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

***

Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerini inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat, ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur.

***

Hayatımın bütün devrelerinde olduğu gibi, son zamanların buhranları ve felâketleri arasında da bir dakika geçmemiştir ki, her türlü huzur ve istirahatimi, her nevi şahsî duygularımı milletin kurtuluşu ve mutluluğu adına feda etmekten zevk duymayayım. Gerek askerî hayatımın ve gerek siyasî hayatımın bütün devir ve bölümlerini işgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralım, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanın muhtaç olduğu gayelere yürümek olmuştur.

***

Pekâlâ bilirsiniz ki benim bütün hayatımda bu ana kadar güttüğüm gaye, hiçbir vakit kişisel olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye girişmiş isem, daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve menfaatine olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın üstünlüğünü ve sivrilmemi göz önüne almamışımdır.


***

Memleket ve milletin kurtuluşu ve mutluluğu için çalışmaktan başka bir maksadım yoktur. Bu, bir insan için kâfi bir sevinç ve haz temin eder. Benimle beraber olan arkadaşlarım, bütün vatandaşlarım da aynı maksadı takip etmektedirler. Şahsî ve ailevî huzur ve mutluluğun, milletin huzur ve mutluluğuyla ayakta durduğunu, memleketin güvenlik ve dokunulmazlığıyla mümkün olduğunu gerçek ve ciddî bir surette anlamışlardır. Ben ve benimle beraber olanlar, hedefimizin yüceliğine, yolumuzun doğruluğuna eminiz. Bunda asla şüphe ve tereddüdümüz yoktur. Milletimizin, Türk milletinin yakın, uzak tarihine lüzumu kadar bilgimiz vardır, Mazinin derslerini, bugünün ve geleceğin hayatı için göz önünde tutmak dikkatinden mahrum değiliz. Yaptığımız hizmetlerle övünmüyoruz. Yapacağımız hizmetlerin, iftihar sebebi olabileceği ümidiyle avunuyoruz.

***

(Çevresindekilere söylediği bir söz) :
Beni övme sözlerini bırakınız; gelecek için neler yapacağız, onları söyleyin!

***

Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri; fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiler işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddî emellerin tatminiyle ilgili bulunmuyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da gerektiği gibi yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi, bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu koruyacağım.

***

Allah bilir, hayatımda bugüne kadar orduya faydalı bir üye olabilmekten başka vicdanî bir emel edinmedim. Çünkü vatanın korunması, milletin mutluluğu için her şeyden evvel ordumuzun, eski Türk ordusu olduğunu dünyaya bir daha ispat lüzumuna çoktan inanmış idim. Bu inanca ait emellerimin şiddeti, ihtimal beni pek ziyade aşırı davranışlı göstermişti. Fakat zaman, saf ve temiz dimağlardan doğan fikrî gerçekleri -kabulünden çekinilse dahi- uygulattırır.

***

Bütün vazifelerin üstünde bizim de bir vicdanî vazifemiz vardı; o da, herkesin sudan bir takım vazifeler yaptığı sırada hayatımızı, varlığımızı bu milletin bağrına sokarak, onlarla beraber düşman karşısında uğraşmak olmuştur!

***

Ben vazifemin bitmediğini, yüklendiğim sorumluluğun da yüksek ve çetin olduğunu anlıyorum. Arkadaşlar, bu vazife bitmeyecektir; ben toprak olduktan sonra da devam edecektir! Ben seve seve, sevine sevine bütün varlığımı bu kutsal vazifeye vereceğim ve onun yüksek sorumluluğunu yüklenmekle mesut olacağım. Vazifeme başarı ile devam edebileceğim. Çünkü büyük milletimizin kalp ve vicdanında bana karşı sarsılmaz bir güven ve itimat taşımakta olduğunu görüyorum. Bu benim için büyük kuvvettir, büyük yetkidir.

***

Biz, eğer millet ve tarih önünde herhangi bir hata işliyorsak, bunun sorumluluğunu vicdan ve sağduyumuzda hissetmekten ve ödemekten, hiçbir zaman çekinecek insanlar değiliz.

***

Millet ve memleketin sayesinde kazanılan rütbe ve refahın bir ehemmiyeti, bir kutsallığı vardır. Biz bunlardan, ancak yine bu aziz millet ve memlekete borçlu olduğumuz son bir namus vazifesini yapmak içîn ayrıldık. Milletin kendi hayatını kurtarmak, kendi meşru hakkını müdafaa etmek için çıkardığı sese iştirak etmek, her kendini bilen vatandaşın vazifesidir. Eğer bu millet, bu memleket parçalanacak olursa umumî şerefsizliğin yıkıntısı altında, şunun bunun kişisel şerefi de parça parça olur. Biz, o umumî şerefi kurtarabilmek için harekete gelen millete ruhumuzla iştirak ettik, iştirakimize mâni olabilecek şahsî rütbeleri, mevkileri de umumî şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğruna feda ettik.

***

Ben, gerektiği zaman, en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.

***

(Mallarını millete bağışlaması nedeniyle söylemiştir) :
Mal ve mülk, bana ağırlık veriyor. Bunları, soylu milletime geri vermekle büyük ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar; insanın serveti, kendi manevî şahsiyetinde olmalıdır!

***

Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım! Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından tanıyanlarca bu aşkım bilinir. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasına bağlıdır. Ben şahsen, bu
saydığım özelliklere çok ehemmiyet veririm ve bu özelliklerin kendimde varlığını iddia edebilmek için milletimin de aynı özellikleri taşımasını şart ve esas bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evlâdı
kalmalıyım! Bu sebeple millî bağımsızlık, bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet gereğinden olan dostluk ve siyaset münasebetlerini, büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım!

***

(Savarona yatında kabul ettiği Romanya Kralı Karol 'un, görüşme sırasında Almanya ile Çekoslovakya arasındaki Südet meselesine temas etmesi ve Atatürk'ten Çekoslovakya Cumhurbaşkanı Beneş 'e bazı telkinlerde bulunmasını rica etmesi üzerine, görüşmeyi dinlemekte olan zamanın Dışişleri Bakam Tevfık Rüştü Aras 'a söyledikleri):
Majeste Kral'm söylediklerini dikkatle dinledim. Benden, bir devlet reisine kendi ülkesinden bir parçayı Almanlar'a terk etmesini tavsiye etmekliğimi mi istiyorlar? Benim gibi, bütün ömrü boyunca yurdunun bağımsızlığı ve bîr karış toprağım başkasına vermemek için savaşan bir adam, inançlarına aykırı bir şeye nasıl aracı olur? Görüyorum ki Majeste Kral, beni ve karakterimi iyi tanımıyorlar.

***

Ölüme doğru en çok atılanlardan biriyim. Kurşun ve gülle yağmuru altında birçok muharebelere iştirak ettim. Hattâ ölüm bir defa, kalbimin yanından sıyırarak geçti. Kalbimin üzerinde bir saat vardı ve bu saat, mermi parçasının şiddetini kırdı.

***

Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki, eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam, eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam, bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır. Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir. Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğer ki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar! Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım. Onun bu kabiliyet ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum. Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak... Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir.

***

Arkadaşlarımız ve milletin bütün fertleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu şahsıma atfetmeyiniz. Ancak ve ancak bütün milletin manevî şahsiyetine atfediniz. Ben, milletin bu yüksek, manevî şahsiyeti içinde bir naçiz fert olmakla bahtiyarım. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir şahıs halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.

***

Milletimle yakından ve gösterişten uzak karşılıklı görüşmenin zevkini, bahtiyarlığını anlatamam. Her ne vakit milletimin karşısında kendimi görsem, her ne vakit milletimin fertlerinden birkaçının yüzüne baksam, oradan ruh
ve vicdanıma gelen ışık, benim için en kıymetli bir ilham ve verim alevi oluyor!

***

30 Ağustos'ta sevk ve idare ettiğim muharebe, Türk Milleti'nin yanımda bulunduğu halde, idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif müşküldür.

***

Hayatımda en büyük dayanak ve kuvvetim, vatandaşlarımdan gördüğüm itimat ve destekdir. Bütün vazifelerimde manevî, vicdanî olan en büyük endişem, emanetinizin hürmet ve kutsallığına devamlı olarak dikkat etmektir.

***

Samimî olarak bu memleketin, bu milletin menfaatine yapılacak bir iş olsun, ben onu göz önüne almayayım; bu, mümkün değildir. Yalnız, işin gerçekten millete menfaati olmalı ve teklifin samimî olarak yapıldığına ben inanmalıyım.

***

Benim için dünyada en büyük mevki ve mükâfat, milletin bir ferdi olarak yaşamaktır. Eğer Cenab-ı Hak beni bunda muvaffak etmiş ise, şükrederim. Bugün olduğu gibi ömrümün nihayetine kadar milletin hizmetinde olmakla iftihar edeceğim.

***

Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir şeyi vaat etmedim. Ben yapacağım dediğim zaman, buna inanmayanlar vardı. Buna rağmen hareket ettim. Görüyorsunuz ki başardık. Benim ve benimle çalışanların güveni vardır ki, yeni hedeflerimize de başarıyla varacağız. Şimdiye kadar söylediklerimin gerçekleşmiş olması, bütün tasavvurlarımın beni yalanlamaması, milletin ciddî ve samimî olarak bana yardımcı ve destek olmasıyla mümkün olmuştur. Onun için yeni gayelere erişmek için de bu yardım ve desteğe ihtiyacım vardır; onu benden esirgemeyiniz!

***

Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz öğüdüm budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır; ilk önce kafası kırılacak adam budur! Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır, asla başka değilim.

***

Ben zannediyorum ki, millet fertlerinin hiç birinden fazla yüksekliğe sahip değilim. Bende fazla girişim görüldüyse bu benden değil, milletin bileşkesinden çıkan bir girişimdir. Sizler olmasaydınız, sizlerin vicdanî eğilimleriniz bana dayanak noktası teşkil etmemiş olsaydı; bendeki girişimlerin hiçbiri olmazdı. Millete ait meziyetleri yalnız şahıslara bırakan anlayış, eski idarelerin sistem ve usul meselesinden doğuyordu. Vaktiyle mevcut devlet ve devletlerin kuruluş şekli, sadece bir şahsın menfaatlerini ve arzularını tatmine yönelmiş idi. Şahısların bu arzu ve emellerine hizmet eden millet, gösterilen büyüklüklerin şerefinden asla payını alamaz, ancak hata ve beceriksizlik olursa onlar millete yüklenirdi. Bugün bu hâl mevcut değilse, millet kendi büyüklüğünü olduğu gibi dünyaya göstermişse, fazlalık bende değil, bugünkü idarenin niteliğindedir. Bu şekil mevcut oldukça, bu mevkie çıkacak herkesin yapacağı şey bundan başka türlü olamaz.

***

Sizden olan bir şahsa, sizden fazla ehemmiyet vermek, her şeyi milletin bir ferdinin şahsiyetinde odaklaştırmak, geçmişe, bugüne, geleceğe, bütün bu zamanlara ait bir toplumun meselelerinin aydınlatılması ve belirtilmesini yüksek bir topluluğun tek bir şahsiyetinden beklemek elbette ki lâyık değildir, elbette ki lâzım değildir.

***

Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda gerekli olmayan bir sırrı kalbimde taşımak kudretinde olmayan bir adamım. Çünkü ben, bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın önünde söylemeliyim. Yanlışım varsa halk beni yalanlar. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni yalanladığını görmedim.

***

Ben, ancak daha iyisini yapabildiğim şeyi tahrip edebilirim; yapamayacağım şeyi de tahrip edemem.

***

Ben o adamım ki ordunun memleketi, milleti muhakkak bir neticeye götürebileceği noktalarda emir veririm. Fakat ilim ve bilhassa sosyal ilim sahasına dahil işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki bana bilginler doğru yolu göstersinler. Onun için, siz kendi ilminize, kültürünüze güveniyorsanız, bana söyleyiniz. Sosyal ilmin güzel yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.

***

Ben, sadece evlenmek için evlenmek istemiyorum. Vatanımızda yeni bir aile hayatı yaratmak için önce kendim örnek olmalıyım. Kadın böyle umacı gibi kalır mı?

***

Hayat kısadır. Bunu kutlama ve taçlandırma için, insanların genellikle makul gördükleri vasıta evliliktir. Bu umumî kurala uymayanlar, pek sınırlı ve müstesnadırlar. Bu istisnaları oluşturanlar da, esas kuralın fenalığından değil ve fakat tersine bu güzel kurala inanmadan kendilerini meneden sebeplerin mahkûmu olduklarından, belki evlenmiş olmaktan korktuklarından fazla bedbaht olanlardır, inkâr edilmez bir gerçektir ki insanlar, hayat, kadınsız olamaz. Evli olanlar, hayatın vazgeçilmezini temin etmiş ve bütün düşünce ve isteklerini bir maksat, bir meslek, bir amaca yöneltmiş olur. Ancak talih, eşlerin ruh ve kalplerini iyi geçindirsin!

***

Eşini mesut edebilecek herkes evlenmelidir, çoluk-çocuk sahibi olmalıdır. Bana bakmayınız; bu meselede örnek İsmet Paşa'dır. Benim hayatım başka türlü düzenlenmiştir. Buna rağmen tecrübesini yaptım. Sonradan anladım ki bu iş benim başarabileceğim iş değilmiş...

***

(Bursa'da kendisini karşılayan çocuklara söylemiştir):
Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız! Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!

***

(Bir alay karargâhının temel atma töreni esnasında bir koyunun temel için açılan çukura doğru, yere yatırılıp boğazından kesilmek üzere olduğunu gördüğü zaman, İran Şahı Rıza Pehlevi ile aralarında geçen konuşma):
Atatürk -Ben kana bakamam! Bir tavuğun dahi boğazlandığını görmeye tahammülüm yoktur.
Şahinşah -Ya bu kadar çok bulunduğunuz büyük ve kanlı muharebe meydanları?...
Atatürk -Ha, o başka meseledir; öyle yerlerde cesetlerin üzerinden atlayarak yürürüm. O bambaşka bir iştir.

***

Birçok zaferler kazandım. Fakat, bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum.

***

Ben, muharebelerde dahi düşmanın üzerinde bir kin duymam; yalnız askerlik kurallarının tatbikini düşünürüm.

***

Ben başkalarının yaptığı ilkelere değil, ancak kendi ilkelerime uyarım.

***

Benim gözümde hiçbir şey yoktur; ben yalnız liyakat âşığıyım.

***

Hiçbir zaman şahsî gücenikliklerimi, birtakım olumsuz girişimlerle tatmine kalkmak adîliğine tenezzül etmem

***

Benim müstesna olduğuma dair bir kanım yoktur.

***

Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!

time gazetesinin ataturku başsayfada verdigi resim

annesinin ölumuyle ilgili gördugu ruya..

Zübeyde Hanım rahatsizligi artigindan Ussakizadeler 'in evinde ogluna hasret vefat eder.Ancak bu haber Pasa'ya nasil haber vereceklerini düsünüyorlardi. Annesinin ölümünden habersiz olan Mustafa Kemal ,ayni saatlerde trenle çiktigi Yurt gezisinde uyumaktaydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde gördügü kabus gibi rüya yüzünden kan ter içinde uyanir..Bir sigara yakar ve zile basarak kompartimanindaki hizmetine bakan Ali Çavus'u çagirip:
-"Gördügüm rüya canimi sıktı…"der. Ali Çavus :
"Hayirdir Pasam" deyince Atatürk de rüyasini anlatir:
-"Pek hayir olacaga benzemiyor.Kirlik bir yerdeymisiz.Her taraf yesillik.Birden bire sel geliyor,annemi alip götürüyor.Endise ediyorum.Yaverlere söyle,Izmir'e telgraf çekip annemin saglik durumunu sorsunlar…"
Aci haber tez gelir derler…Kisa bir süre sonra Yaver Salih'in yolladigi sifreli telgraf le gelir.Atatürk telgrafin sifreli oldugunu derhal anlayarak: -"Annem öldü mü?" Ali Çavus üzgün bir sekilde telgrafi uzatir:
"Basiniz sag olsun Pasam." Gözleri yasla dolan Atatürk :
"Bana malum oldu..Bana malum oldu…Bunun kabusunu gördüm ben..Anam..Zavalli çilekes anam..Benim anam öldü baska analar sag olsun.."
diyerek koltuguna çöker. Vatan hizmetinin zorunlulugu yüzünden annesinin cenaze törenine katilamaz.
 

AtatÜrk Ün TÜrk Tarİfİ .......

ATATÜRK e türk nedir diye sormuşlar. işte ATA nın cevabı;

"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. GAZİ MUSTAFA
 

ANITKABİR'in Bilinmeyenleri

ANITKABİR İN BİLİNMEYENLERİ

Türk milletinin kalbinin attığı yer olan Anıtkabir, bilinen siluetinin yanı sıra bilinmeyen bir çok gerçeği de 50 yıldır derinliklerinde saklıyor.


Yapımı 9 yılda tamamlanan yaklaşık 150 bin ton ağırlığındaki Anıtkabir, heykellerinden süslemelerine, kulelerinden kabartmalarına kadar pek çok özel anlamlarla yüklü... <>



Anıtkabir Komutanlığı'ndan alınan bilgiye göre, yapımına 9 Ekim 1944'de başlanan ve 1 Eylül 1953'de tamamlanan Anıtkabir'in yerini ilk olarak Aydın Milletvekili Mithat Aydın önerdi.



Ata'nın kabrinin yapımıyla ilgili komisyon Etnoğrafya Müzesi, TBMM'nin arkasındaki tepe (Kabatepe), Ankara Kalesi, Altındağ ve Gazi Orman Çiftliği seçeneklerini eleyerek tam Çankaya'da karar kılacağı sırada, Aydın Milletvekili Mithat Aydın daha sonra ''Anıttepe'' olarak adlandırılacak olan Rasattepe'yi önerdi. Komisyon üyelerinin de burayı gördükten sonra Aydın'a hak vermeleri üzerine Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması kararlaştırıldı.



Türk milletine gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmayan Atatürk'ün yıllar önce bir gezi sırasında Rasattepe'yi gezerken ağzından dökülen ''Bu tepe ne güzel bir anıt yeri...'' sözleri de bugün için çok anlamlı...



Anıtkabir için 1941'de açılan yarışmaya, İkinci Dünya Savaşı'nın en çetin günleri yaşanmasına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 49 proje katıldı. Ancak en çok beğenilen üç proje arasında Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda'nın ''25'' numaralı projesi kabul edildi. <>



VATAN TOPRAĞINDA YATIYOR



750 bin metrekarelik bir alan üzerinde aslanlı yol, tören meydanı,mozole ve on kuleden oluşan Anıtkabir, 907 metre yüksekte yer alıyor.



Ata'nın kabri 40 tonluk yekpare mermerden yapılan sembolik lahtin yaklaşık 7 metre altındaki mezar odasında bulunuyor.

Türk milletinin kalbine gömdüğü Atatürk, Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış sekizgen şeklindeki mezar odasında ''vatan toprağında'' yatıyor.



Ölümünden 15 yıl sonra Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici istirahatgahından Anıtkabir'e nakledilen Ata'nın naaşı, tahnit işlemi çözülerek, Suriye'deki Caber Kalesi, Kore'deki Türk şehitliği, Selanik'teki doğduğu evin bahçesi, KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı ''vatan toprağına'' İslami usullere göre kefenlenerek ve yüzü kıbleye bakacak şekilde defnedildi. <>



Ata'nın kabrinin yer aldığı mezar odasına, Genelkurmay Başkanı'nınizniyle girilebiliyor.



ASLANLARIN SIRRI



Türk milleti için kutsal değerlerle kuşatılan Anıtkabir'deki her mimari unsur ayrı bir mana taşıyor.



Ata'nın kabrine ulaşan 262 metrelik Aslanlı yolun sağ ve solunda bulunan 24 aslan, ''24 Oğuz boyunu'' temsil ediyor. Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması milletin ''birlik ve bütünlüğünü'' vurgularken, aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise bu büyük gücün ''barışseverliğini'' sembolize ediyor.



Ziyaretçilerin de kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendirildiği Aslanlı yolda, taşlar Ata'nın huzuruna çıkanların ''başlarının öne eğik'' olması için 5 santimlik çim boşluğu bırakılarak döşenmiş. <>



Depreme karşı dayanıklı kılmak için tıpkı bir geminin su altındaki kısmı gibi toprağın içine yerleştirilen Anıtkabir'de mozolenin iç duvar ve zemini en nadide mermerlerle kaplanırken, tavanları renkli ve altın varaklı İtalyan mozaikleriyle süslenmiş.



Milli değerleri temsil eden isimler verilen ve Selçuklu çadır mimarisinin özelliklerini yansıtan bir mimariyle yapılan 10 kule Anıtkabir'in siluetine ayrı bir değer katıyor.



BAYRAK DİREĞİ ABD'DEN GELDİ



Anıtkabir'in diğer unsurlarında olduğu gibi bayrak direği de çok özel...



Anıtkabir'in 33,5 metre uzunluğundaki bayrak direğini 1946 yılında Nazmi Cemal adlı bir Türk vatandaşı ABD'den gönderdi. 4 metresi kaidenin altında gömülü bulunan direğin 29,5 metresi görülebiliyor. <>



MÜZEDEKİ ESERLER



Anıtkabir'deki Atatürk Müzesi de Ata'nın doldurulmuş köpeği Foks'tan tıraş takımlarına, bastonlarından aldığı çok özel hediyelere kadar özel hayatını yansıtan pek çok nadide parçaya ev sahipliği yapıyor.



Ata'nın anne ve babasının fotoğrafları, Türkiye Cumhuriyeti'nin verdiği eski yazı ve Latin harfleriyle basılmış iki nüfus cüzdanı, Göğsünde taşımayı en çok sevdiği madalyalardan biri olan 1917'de Sultan 5. Mehmet Reşat'ın verdiği altın imtiyaz madalyası, Sovyet Mareşali Voroshilov ve İran Şahı Pehlevi'nin hediye ettiği değerli taşlarla süslü kılıçlar ve ince bir zevkin ürünü olan saatleri dikkat çekici parçalar arasında...



Atatürk'ün hem baston hem de tüfek olarak kullanılabilen özel silahı, manevi kızları Sabiha Gökçen ve Afet İnan'a hediye ettiği çok özel tabancaların da sergilendiği müzede, manevi kızı Rukiye Erkin'e hediye ettiği, ancak bir mercek yardımıyla okunabilen metal mahfazası içinde mini bir Kuran dikkati çekiyor. <>



ETİYOPYA KRALI'NIN İLGİNÇ ÇELENGİ...



Milletvekili mazbataları ve 1927 yılında yaklaşık 5 günde okuduğu Nutuk'un orijinal metninin de yer aldığı müzede, Etiyopya Kralı Haile Selasiye'nin 1967 yılında Anıtkabir ziyaretinde mozoleye bıraktığı iki büyük gül dalıyla sembolize edilen gümüş çelenk de en ilginç parçalardan birisi...



Anıtkabir'deki Atatürk Müzesi'nde ayrıca okumaya büyük önem veren Atatürk'ün özel kitaplığında bulunan Türk ve İslam tarihi, dil, edebiyat, sosyal bilimler, bilim ve teknik konularındaki Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slav dillerindeki toplam 3 bin 118 kitap da sergileniyor.
 

Gözyaşlarınızı Tutamayacaksınız,Tutmayın da Zaten

HANGİ ANAYI GÖRDÜNÜZ ÇOCUĞUNUN ÜZERİNDEKİ BATTANİYEYİ ALIP, CEPHANEYİ ÖRTEN...

HANGİ KADINI GÖRDÜNÜZ CEPHEDE (CEPHE GERİSİNDE DEĞİL MEHMETÇİK KURŞUN *, EN ÖN SAFTA, MEHMETÇİKLE YANYANA) MEHMETÇİK'E SU VEREN, EKMEK VEREN, VERİRKEN ŞEHİT DÜŞEN...

HANGİ KADINI GÖRDÜNÜZ, ÖNÜNDE BOMBA PATLAYACAĞINI BİLE BİLE SIRF VATANINI, VATANIMIZI KURTARMAK İÇİN BİLE BİLE BOMBANIN ÜSTÜNE GİDEN, ŞEHİT DÜŞEN...

HANGİ MİLLETİN KADININI GÖRDÜNÜZ KİMİSİ SIRTINDA BEBEĞİYLE, KİMİSİ SIRTINDA, KUCAĞINDA, KENDİ AĞIRLIĞINDA(YA DA DAHA FAZLA AĞIRLIKTA) BEBEKLERİ GİBİ GÖRDÜKLERİ MERMİLERİ CEPHEYE TAŞIYAN...

HANGİ ASKERİ GÖRDÜNÜZ AYAĞA BİLE KALKMAKTA ZORLANIRKEN, YARALARININ SARGISI TAMAMLANDAMADAN, YARALI BİR ŞEKİLDE CEPHEYE SAVAŞA, HAYIR, ÖLMEYE GİDEN...

HANGİ.................................................................................GÖRDÜNÜZ!
HANGİ.................................................................GÖRDÜNÜZ!
HANGİ................................................GÖRDÜNÜZ!
HANGİ................................GÖRDÜNÜZ!
HANGİ............ ..GÖRDÜNÜZ!

BİZ TÜRK MİLLETİ OLARAK GÖRDÜK.

MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLEİRNDE, BİZİM MEHMETÇİKLERİMİZDE GÖRDÜK.

ANALARIMIZDA, BABALARIMIZDA GÖRDÜK.

MUSTAFA KEMAL'İN ÇOCUKLARINDA GÖRDÜK.


... ATALARIMIZDA GÖRDÜK...

iŞTE BELGESİ; ATV DE YAYINLANAN GENEL KURMAY BAŞKANLIĞININ ARŞİVİNDE BUGÜNE KADAR BOZULMADAN SAKLANMIŞ GERÇEK KURTULUŞ SAVAŞ'I GÖRÜNTÜLERİNDEN BAHSEDİYORUM.

BU SAVAŞLAR, BİZLER İÇİN, TÜRK ÇOCUKLARININ, TAM BAĞIMSIZ, LAİK, DEMOKRATİK, UYGAR, MEDENİYET SEVİYESİ YÜKSEK TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NDE YAŞAMASI İÇİN YAPILDI. BİZLER İÇİN KAZANILDI. KIYMETİNİ BİLELİM....

http://rapidshare.de/files/7970971/Untitled.avi.html

DEDİĞİM GİBİ BU GÖRÜNTÜLERİ İZLERKEN GÖZ YAŞLARINIZI TUTAMAYACAKSINIZ, TUTMAYINDA ZATEN. BEN TUTMADIM, İSTESEYDİMDE TUTAMAZDIM. HİÇ BİR TÜRK EVLADININ DA, BEN TÜRK'ÜM DİYEN BİRİNİN DE GÖZ YAŞLARINA HAKİM OLABİLECEĞİNİ ZANNETMİYORUM.
 

Atatürk' ün tabutu ve söylenenler...

Atatürk'ün tabutu!

--------------------------------------------------------------------------------

Kefen sıyrıldı ve...

Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın yüzü ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları bozulmamıştı.Sanki uyuyordu...

8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile Şevki Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı.Patalogdu. Arayan ise Ankara Valisi Kemal Aygün'dü... Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naşını Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naşı geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica ediyoruz." Prof. Mutlu önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu. Hastalığını gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını rica etti.Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar ***ürürüm, bu tarihi bir görev" dedi. Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı Etnografya Müzesi'ne gitti. Başbakan Adnan Menderes oradaydı. Meclis Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda da...Mutlu, görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı. Gerçekten tarihi bir tanıklıktı bu...

Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici kabrinden çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir hafta boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk başında nöbet tutmuştu. Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite üyeleri tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi. Bunun üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni bir sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku çıkmadı.Sanduka talaş doluydu. Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı doluydu. Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında, ağzı kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu, cesedi muhafaza için kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi
yazılıydı.

Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi bir muşambayla kaplanmıştı.Sargıları açmaya başladılar. Herkes nefesini tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu patlatmış, nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti geziniyordu. Ve 15 yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.Kefenin sargıları aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların yardımıyla katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi kahverengi bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı. Menderes sapsarı olmuştu. Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle anlatacaktı:"Yüzünü örten ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü ile karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz kapağının üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında uyuyor gibiydi." Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun başına çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.En başta Başbakan Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes de yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı,ürkek bir şekilde aşağı, tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan aktaralım: "Menderes çok heyecanlandı.Rengi sapsarı oldu. Bir de baktım ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı. Tahmin ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abdülhalik Renda kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına yığılıverdi.

Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş, tekrar solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu beyaz kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser,orada görevli adli tıp doçenti Dr. Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı gösterdi ve şöyle dedi:"Bu kâğıdı, Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım gönderdi.Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstüne konmasını istiyor." Doç. Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı. "Böyle bir kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi. Komiser
kâğıdı katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı. Bütün işlemler bittikten sonra salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan besmele çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15 yıl içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri bayrakla örtüldükten sonra kapağı kapatıldı.

Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son durağı olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...

Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı,12 askerin omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir top arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı. Radyodan naklen yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar hüzünlüdür.Ancak o törenden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini çekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem yapılmıştı. Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir formül enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük ilaç şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem sayesinde Ata'nın naaşı da -diyelim bugün Lenin'in mozolesinde olduğu gibi- öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, ölünün defnini şart koştuğundan,geçici tahnitin bozulması şarttı.

Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O komite,törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in huzurunda Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı.Tabut açılınca tahnit bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı. Bir başka deyişle Atatürk'ün (mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene katılanlar olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında o törene katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk.

Bu yazıda yer alan bilgilerin bir kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof.Dr. Kamile Şevki Mutlu ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor. Ata'nın yarım asır önceki son yolculuğu, sanırım bu ayrıntılarla daha da ilginç bir boyut kazanıyor.

Atatürk'ü son görenler anlatıyor:

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te Etnografya Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki o töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı buldular. İzlenimlerini şöyle anlattılar:

• OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile katafalka çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük sakalı vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu."

• HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım. Başı yana doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı. Hani insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle aralıktı gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."
 

Savaş Yılları

BALKAN SAVAŞI

Karadağ' da çıkan savaş, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan' ın da katılmasıyla birdenbire bütün Rumeli' ye yayılmış, Osmanlı Orduları İşkodra, Yanya, Edirne savunmaları dışında her yerde bozguna uğrayarak çekilmeye başlamıştı. Mustafa Kemal bu haberleri alır almaz Mısır, Trieste, Romanya üzerinden İstanbul' a geldi, ama o gelinceye kadar bütün Rumeli kaybedilmiş, Selanik düşmüş, Bulgarlar Çatalca savunma hattına kadar ilerlemişlerdi. Osmanlı genelkurmayı İstanbul' u tehdit eden Bulgar birliğini durdurmak için Bolayır Yarımadası' nda kuvvet toplamayı, bu kuvvetle Bulgar hattının gerisine saldırmayı, bu saldırıyı Şarköy' de yapılacak bir çıkarma ile desteklemeyi planlamıştı. Mustafa Kemal Bolayır' da kurulan kolordunun harekat şubesi müdürlüğüne atandı (25 Kasım 1912). Fakat bu plan başarıya ulaşamadı, çünkü Şarköy' de çıkarma yapacak kolordu (kurmay başkanı Enver) zamanında yetişememiş ve araç yokluğu yüzünden karaya çok az asker çıkarılabilmişti. Kolordunun kurmay başkanı Fethi Bey (Okyar) bu sırada askerlikten çekildi. İttihat ve Terakki genel sekreteri oldu. Yerine Mustafa Kemal geçti ve kolordu Edirne' nin geri alınması hareketine katıldı. 22 TEmmuz 1913 tarihinde Edirne' ye ilk giren kuvvetler bu kolordunun atlı birlikleriydi. Fakat tıpkı Trablusgarp' ta yararlılıkları görülen subaylara Osmanlı Meclisi Mebusanının teşekkürlerini bildiren kararda olduğu gibi, Edirne' nin geri alınması olayında da Mustafa Kemal yerine Enver' in (Paşa) adı geçti.

'27 Ekim !913' te Fethi (Okyar) Sofya elçiliğine, Mustafa Kemal de Sofya askeri ateşeliğine gönderildi. Bu 1905' te Harbiye mektebini bitirdikleri zamankine benzer bir sürgün cezasıydı. Fakat Mustafa Kemal ve Fethi Bey bu cezayı değerlendirmesini bildiler. Mustafa Kemal Bulgaristan' lı Türkler konusu üzerinde durdu ve onlar arasında milli şuuru uyandırmak için çalıştı. Türkçe olarak basılan iki gazeteyi elçilik yoluyla kontrol altına aldı. Birgün Türkler tarafına geçmeleri mümkün olan Bulgaristan' daki Makedonyalılar derneği ile yakın ilişkiler kurdu, onlara para yadımları yaptırdı. Arkadaşı Şakir Zümre' nin yardımıyla Bulgar parlamentosuna devama başladı. Şakir Zümre, parlamentodaki 17 Türk mebustan biriydi. Mustafa Kemal bu tartışmaları dinlerken çok partili bir parlamentonun nasıl çalıştığını inceliyor, siyasal taktikleri öğreniyordu. Bunların dışında Sofya uzun süre kaldığı ilk yabancı başkent olarak da onu ilgilendiriyordu. Sofya' nın önemli siyasal şahsiyetlerini tanımış, sosyete tarafından iyi kabul görmüş, kralla tanışma fırsatını bulmuştu.


1. DÜNYA SAVAŞI

28 Haziran 1914' te Avusturya veliahtı arşidük Franz Ferdinand Saraybosna' da öldürülmüş, bundan bir ay sonra da Avusturya-Sırbistan savaşı başlamıştı. Bu, Birinci Dünya Savaşı' nın başlaması demekti. Mustafa Kemal Osmanlı Devletinin Almanya yanında savaşa girmesine şiddetle karşıydı. Almanya savaşı kazanırsa Osmanı Devleti ister istemez onun uydusu olacak, kazanamazsa herşeyini birden kaybedecekti. Onun inancına göre devlet tarafsız kalıp kuvvetlenmeye bakmalıydı. Bu savaş er geç büyüyecek, belki de Amerika bile savaşa katılacaktı. Şu durumda iki taraf arasında bir denge kurup beklemek ve savaşa katılma bir zorunluluk durumunu alırsa hangi tarafı tutacağına o zaman karar vermek gerekiyordu. Enver Paşa ise bu düşüncenin tam karşısındaydı. Savaşın kısa süreceğini ve savaşa karşı çıkmak isteniyorsa derhal Almanya' nın yanında savaşa girmek gerektiğini savunuyordu. Bütün düzenleri ona göre kurdu ve yürüttü; nitekim bir süre sonra, 29 Ekim 1914' te Alman zırhlıları Goeben ve Breslau Karadeniz' e geçerek Rus limanlarını topa tuttu ve Osmanlı ülkesi adeta bir oldu bittiye getirilerek Birinci Dünya Savaşı' na girdi. Ama bir kere savaşa girilince, inançları ne olursa olsun, Mustafa Kemal kendine düşeni yapmayı kabul etti. Şimdi orduda faal bir görev istiyordu. Birçok çabadan sonra 2 Şubat 1915' te Tekirdağ' da kurulmakta olan 19.tümen komutanlığına getirildi. İstanbul' a dönmeden evvel Enver Paşa tarafından gönderilmiş bir aracı Mustafa Kemal' in ağzını aramış ve ona İran üzerinden Hindistan' a gidecek üç alaylık bir kuvvetin komutanlığını önermişti. Bu alaylar, Hint Müslümanlarını İngiltere' ye karşı ayaklandıracaktı. Mustafa Kemal' e göre bu, Enver Paşa' nın malum ve olmayacak rüyalarından biriydi ve daha savaşın başında onun zihninin bu yollara işlemesi durumun vehametini gösteriyordu. Mustafa Kemal öneriyi "Ben bu kadar kahraman değilim" diye geri çevirdi. Sonra "Böyle bir iş için üç alaylık kuvvetin gereksiz olduğunu, gittiği yerde gönüllü toplayabilecek tek bir subayın bu ayaklanmayı çıkarabileceğini" savundu. Bu sırada batılı müttefikler Almanya karşısında zor bir durumda olan Rusya' ya en kısa yoldan yardım ulaştırabilmenin hazırlığı içindeydiler. Bunun için de Türklerin elinde bulunan Çanakkale boğazını zorla geçmeye karar vermişler, Rus donanması birçok defa Boğazın dış tabyalarını bombardıman etmişti. Bir çıkarma ihtimalinin gün geçtikçe yaklaştığı anlaşılıyordu.

ÇANAKKALE SAVAŞLARI

Savunma düzeni dış, orta ve iç bölgeler olmak üzere 3 gruptu ve komutası Miralay Cevat Bey' deydi. Savaş ilanından birkaç gün sonra 3 Kasım 1914' te İngilizler Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915' te boğazın dış tabyaları yok edilmişti. Yunanlılar' ın İstanbul' a girmesini istemeyen Ruslar 40.000 kişilik bir yardımcı kuvvet göndermeyi teklif etti. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar boğazları Ruslar' a vermeyi önerdiler. Düşman, savunma tabyalarını etkisiz hale getirdiği gibi boğazdaki mayın tarama ve temizleme işini de başarıyla gerçekleştiriyordu. Ama 7-8 Mart gecesi Yüzbaşı Hakkı Bey komutasındaki Nusret Mayın Gemisi, sezdirmeden liman bölgesine tekrar mayın döşedi. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışlarıyla İtilaf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekilmek zorunda kaldı.

18 Mart hücumu karadan yardım görmedikçe Çanakkale' nin geçilemeyeceğini gösterdiğinden İngiliz, Fransız ve Anzak ( Avusturya ve Yeni Zelanda Ordusu) lardan oluşan 70.000 kişilik bir kuvvet 25 Nisan 1915' te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinden karaya çıkarıldı. Bu karasal kuvvete 109 savaş, 308 taşıt gemisi ve özel çıkarma taşıtları destek verdi. Türk Ordusu ise bu kuvvetlere karşı savunma görevini 5.Orduya verdi.

Bütün bunlara karşın düşman kuvvetleri başarılı olamıyordu. Çıkartmanın ilk günü Mustafa Kemal 17.piyade alayını Conkbayırı' nda durdurdu ve Kocaçimen Tepesi' nin düşman eline geçmesini önledi. Ardından Alçıtepe ve Arıburnu' na yapılan diğer bir saldırıyı da 5.Ordu kuvvetleri büyük kayıplar vermek pahasına geri püskürttü.

Savaş tüm hızıyla sürdü ve deniz üzerinde de devam etti. Türk ordusunun Nurulbahir gemisi battı, Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşın İtilaf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

Haziran ayında Kanlı Siper Savaşları başladı. 50.000 kişilik Fransız ve İngiliz ordusu 25.000 kişilik Türk ordusu üzerine top ateşi desteğinde hücuma geçti. Bu hücum Çanakkale' deki en kanlı savaş olmuştur. Çıkarmanın başlangıcından o güne değin Türk ordusu 70.000' e yakın kayıp vermişti. Herşeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı. Yeni hedef Anafartalar Platosu' nu ve Kocaçimen' i ele geçirmekti.

Anafartalar Zaferi

İngilizler 6-7 Ağustos 1915' te Arıburnu' nda yeniden saldırıya geçti ve Suvla kıyılarına baskın halinde çıkarma yaptı. Mustafa Kemal' in emriyle başlatılan süngü hücumunun peşisıra düşman, siperlerinde bastırıldı ve ağır kayıplar verdirilerek geri püskürtüldü. Sonuçta Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos' ta Anafartalar Zaferi' ni kazanmış oldu. Bu zaferi 17 Ağustos' ta Kireçtepe, 21 Ağustos' ta 2.Anafartalar zaferi takip etti. Başlangıçta 3 gün içinde Çanakkale Boğazı' nı geçeceklerini sanan İtilaf Devletleri bunu başaramadığı gibi çok ağır kayıplar vermişti.

Bu savaşlar Mustafa Kemal' in askeri deha ve yeteneklerini ortaya çıkarması açısından büyük önem taşır. O, bu savaşları tarihin en çetin savaşları olarak nitelemiştir. Savaş yorgunluklarına eklenen ağır bir sıtma da bu sırada Mustafa Kemal' i çok hırpaladı. Buna rağmen kesin sonucu almadan Çanakkale' den ayrılmak istemiyordu. 21 Ağustos savaşlarından sonra bütün cephede saldırıya geçerek düşmanı denize dökmek istedi. Bunun için ikmal ve desteğe gereksinimi vardı. Fakat ordu komutanlığı "harcayacak tek bir erimiz bile yoktur" gerekçesiyle bu saldırıya izin vermedi. Bunun üzerine Mustafa Kemal grup komutanlığından istifa etti. İstifası kabul edilmedi ve hava değişimine çevrildi. Üzüntü içinde ve hasta olarak döndüğü İstanbul' da İngilizlerin bir gece sessizce Gelibolu yarımadasını boşaltıp çekildiklerini öğrendi (19 Aralık 1915). Mustafa Kemal' in rütbesi artık albaydı.

Çanakkale savaşları 8,5 ay sürdü. Savaşlar iki taraf için büyük kayıplara neden oldu. İtilaf devletleri, Çanakkale' ye önce 70.000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500.000' e çıkarıldı. Bunun 400.000' i İngiliz, 79.000' i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı 115.000 ölü, yaralı, esir ve memleketine gönderilen 90.000' i hasta olmak üzere 205.000 idi. Fransızların kaybı 47.000 idi. Türklerde ise ölü, yaralı ve hasta sayısı 252.300' ü buldu.


KURTULUŞ SAVAŞI

13 Kasım 1918, müttefiklerin İstanbul' a giriş günlerine rastlıyordu. Mustafa Kemal, İtilaf donanmasına bağlı gemilerin İstanbul' a girmesi üzerine yanındakilere: "Geldikleri gibi giderler" diyerek ülkenin birgün bağımsızlığa kavuşacağına olan inancını belirtti. Gerçi şehir resmen işgal edilmiyordu, siyasal ve idari kontrol Türkler elindeydi, ama bu tamamen nazari bir durumdu, gerçekte İstanbul işgal edilmiş demekti. Enver, Cemal, Talat Paşa' lar memleketten kaçmış, hükümet ve meclis üyeleri birbirine düşmüştü. Sultan, şeyhülislamın, Cavit ve Fethi Beyler' in hükümetten çekilmesini istiyordu. Sadrazam İzzet Paşa bu isteği kabul etmedi ve hükümeti ile birlikte istifa etti. Yeni hükümeti kurma önerisi Tevfik Paşa' ya yapıldı. Mustafa Kemal ve Rauf Bey, Tevfik Paşa' nın sadrazam olmaması, hükümeti yine İzzet Paşa' nın kurması için yoğun bir çalışma yaptılar, fakat başaramadılar. Mustafa Kemal İstanbul' da kaldığı bu altı aylık dönem içinde vatanın kurtuluşuna en küçük yardımı dokunabilecek olan herkesle ilişki kurdu, görüştü. Düşüncelerini daha kolay yayabilmek daha etkili olabilmek için Fethi Bey' in (Okyar) çıkardığı Minber gazetesine ortak oldu. Savaştan yeni çıkan komutan ve subayların morallerini yükseltmek için Sofya' da askeri ateşe iken yazdığı Zabit ve Kumandanla Hasbihal adlı eserini yayımladı. Onun bu çok yönlü çalışmaları işgal kuvvetleri yetkililerini ve hükümeti kuşkulandırmaya başlamıştı. Onu herhangi bir nedenle tevkif de edemiyorlardı. Çünkü kazandığı zaferlerle ordu ve halk arasında sevgi ve takdir elde etmişti. Onu tevkif etmenin halk çoğunluğu üzerinde kötü etkileri olacaktı. Şu halde Mustafa Kemal' i İstanbul' dan uygun bir görevle uzaklaştırmak gerekiyordu. Bunun için de yeterli bir neden vardı. İngiliz raporlarına göre, Samsun ve dolaylarında Türkler, rum ahaliye baskı yapıyorlardı. İngiliz işgal makamları Osmanlı hükümetine, bu durumun önüne geçilmezse kendilerinin işe el koyacağını bildirmişti.



İzmir' in İşgali

Hükümet bir önlem olarak Mustafa Kemal Paşa' yı 9.Ordu müfettişliğine atadı. Ordu merkezi Erzurum' daydı. Mustafa Kemal Paşa durumu yerinde inceleyecekti. Mustafa Kemal Paşa öneriyi sevinçle kabul etti. Çünkü İstanbul' a geldiği günden beri resmi bir görevle Anadolu' ya geçmenin olanaklarını arıyordu. 9.Ordu müfettişliğine Sivas' ta bulunan 15.Kolordu (Kazım Karabekir) bağlıydı. Üstelik Mustafa Kemal, genelkurmay ikinci başkanı Kazım Paşa' nın (İnanç) yardımıyla, hükümetten çok geniş yetkiler alarak gidiyordu.

Bu yetkiye göre Mustafa Kemal müfettişlik sınırları dışındaki bütün komutanlarla ve sivil makamlarla doğrudan doğruya yazışma yapabilecek ve gereken emirleri verebilecekti. Mustafa Kemal Paşa yol hazırlıklarını büyük bir gizlilik içinde yaptı. Hükümetin veya müttefiklerin O' na verilen yetkilerden pişman olup her an geri çağırabileceklerinden korkuyordu. Kendisi ve kalabalık maiyeti için İngilizlerin vereceği vizeyi heyecanla beklemeye başladı. Bu bekleyiş sırasında 15 Mayıs günü Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir kuvvetle İzmir' de karaya çıktı. İstanbul halkı da bütün memleket gibi İzmir işgalinden şaşkına dönmüştü. Tarihi Sultanahmet mitingi bu şaşkınlığa eklenen nefret ve isyanın bir sonucuydu. Böylece Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919' da Yunanlıların İzmir' i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun sıkılmasıyla fiilen başlamış oldu.

MUSTAFA KEMAL SAMSUN'DA

Bu arada İngilizler "Padişahın Mustafa Kemal Paşa' ya güveni vardır" gerekçesiyle beklenen vizeyi verdiler. Mustafa Kemal böylece, 16 Mayıs' ta küçük ve eski bir şilep olan Bandırma ile yola çıktı. Her an İngilizler tarafından yolunun kesileceğinden kuşkulanan Mustafa Kemal, bu kuşkusunda haksız değildi. İşgalciler, sonunda Mustafa Kemal' in nasıl bir amaçla Anadolu' ya geçtiğini anlamışlardı ve Yüksek İşgal Komisyonunda askeri ateşe olarak çalışan Wyndham Deeds bir gece yarısı o sırada sadrazam olan Damat Ferit' i uyandırarak bu husus hakkındaki endişesini bildirmişti. Gerçekten de Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919 günü fırtınalı bir havada Samsun limanına çıktı.

Anadolu, İzmir' in işgali ve bunun doğuracağı sonuçlar hakkında çok az bilgiye sahipti. Bu yüzden Mustafa Kemal ilk çalışmalarını şu iki nokta üzerinde topladı:

2. Abdülhamit' in kurduğu telgraf şebekesinden yararlanarak yetkisi altındaki askeri ve sivil makamlarla sıkı bir ilişki kurmak; halka protesto mitingleri yaptırarak Babıali' ye ve müttefiklere karşı milletin cephe aldığını belirtmek. Bu arada İstanbul' dan aldığı yetkileri kullanarak iki yoldan çalışmaya başladı: Askeri alanda, Anadolu ve Trakya' da ayakta kalmış birliklerle derhal ilişkiye geçti; siyasal alanda ise, yer yer kurulmakta olan Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak grupları arasında bağlantı kurmaya başladı. Aslında İstanbul kendisini bu grupları dağıtmakla görevlendirmişti. İlhak ve işgalleri önlemek için kurulan bu dernekler ve Batı Anadolu' da Yunan İşgalini durdurmak için Kuvayı Milliye adı altında toplanan silahlı halk kuvvetleri daha çok bölgesel endişelerden doğduğu ve aralarında ilişki kurulamadığı için vatanı kurtaracak ve milleti bağımsızlığa kavuşturacak bir güç kazanamıyordu. Mustafa Kemal Harbiye nezaretine mütareke şartlarına uymayan, kuvvetlerini arttıran ve Anadolu içlerine girmeye hazırlanan müttefiklerden ve özellikle İngilizlerden şikayet telgrafları çekerek hükümeti uyarıyordu.

AMASYA GENELGESİ

Vatanın bütünlüğüi milletin bağımsızlığı tehlikededir,

İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi adeta yok olmuş gösteriyor.

Milletin bağımsızlığını kurtaracak olan yine milletin azim ve kararlılığıdır.

Milletin içinde bulunduğu durum ve şartlara göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle dünyaya duyurmak için her türlü etki ve kontroldan uzak milli bir heyetin varlığı zorunludur.

Anadolu' nun her bakımdan en emniyetli yeri olan Sivas' ta milli bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır.

Bunun için illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.

Her olasılığa karşı, bu sorunun bir milli sır durumunda tutulması ve temsilcilerin, gerek görülen yerlerde , yolculuklarını kendilerini tanıtmadan yapmaları gereklidir.

Doğu illeri adına, 10 Temmuz' da Erzurum' da da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas' a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi' nin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.

ERZURUM VE SİVAS KONGRELERİ

Erzurum Kongresi

Milli sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür. Birbirinden ayrılamaz.

Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti' nin iş yapamaz duruma gelmesi durumunda, millet topyekün kendini savunacak ve direnecektir.

Vatanı korumakta ve istiklali elde etmekte İstanbul Hükümeti başarılı olamadığı taktirde bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.

Kuvayi Milliye' yi kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel prensiptir.

Hıristiyan azınlıklara siyasal hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak imtiyazlar verilemez.

Manda ve koruma kabul olunamaz.

Milli Meclis' in derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Sivas Kongresi

Miili sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür, birbirinden ayrılamaz.

Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini koruyacak ve karşı koyacaktır.

İstanbul Hükümeti, bir dış baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk zorunluluğunda kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyacak her türlü önlem ve karar alınmıştır.

Kuva-yı Milliye' yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel prensiptir.

Manda ve koruma kabul olunamaz.

Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi' nin derhal toplanması zorunludur.

Aynı gaye ile milli vicdandan doğan dernekler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği" adı altında birleştirilmiştir.

Milletimiz çağdaş gayelerin büyüklüğüne inanır ve teknik, sınai ve ekonomik durumumuzu ve gereksinimimizi takdir eder.

Mukaddes maksadı ve genel örgütü idare için kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir.

MİSAKI MİLLİ


Erzurum ve Sivas Kongreleri' nde saptanıp olgunlaştırılan ilkeler doğrultusunda 28 Ocak 1920' de son Osmanlı Mebuslar Meclisi' nin gizli oturumunda oybirliği ile kabul edilen ve Türkiye' nin kabul edebileceği barış koşullarını açıklayan 6 maddelik bildiridir. Misak-ı Milli temelde Ulusal Kurtuluş ve Bağımsızlık Savaşının bir programı niteliğindedir.

6 maddelik bildiri özetle şöyleydi:

Arap kökenli halkın oturduğu ve Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihte yabancı devletlerin işgali altında bulunan bölgelerin geleceği, halkın serbest oyuyla belirlenecektir; mütareke sınırları içinde Osmanlı-İslam çoğunluğun yerleşmiş bulunduğu kısımların tümü, gerçekte ya da hükmen hiç bir nedenle birbirinden ayrılamayacak bir bütündür.

İlk serbest kaldıkları zamanda kendi istekleriyle anavatana katılan Kars, Ardahan ve Batum illerinde gerekirse yeniden halkoylaması yapılabilecektir.

Batı Trakya' nın hukuksal durumu da, halkın tam bir özgürlük içinde verecekleri oylarla saptanmalıdır.

İstanbul ve Marmara Denizi' nin güvenliği her türlü tehlikeden uzak tutulacak, Boğazların ticaret gemilerine açık tutulması, ilgili devletlerin aralarındaki antlaşmalarla sağlanacaktır.

Antlaşmalarla belirlenen ilkeler çerçevesinde azınlıkların hukuku, komşu ülkelerdeki müslüman halkların aynı haklardan yararlanmaları koşuluyla güvence altında olacaktır.

Türkiye' nin siyasal, adli, mali tam bağımsızlığı kabul edilecektir; bu konularda hiçbir kayıt ve kısıtlama getirilemez.


SARIKAMIŞ, KARS VE GÜMRÜ'NÜN ELE GEÇİRİLMESİ

T.B.M.M. orduları doğuda, güneyde ve batıda olmak üzere üç cephede çarpışmak zorunda kalmış ayrıca Pontus Rum çetelerine karşı dolgun mevcut bir merkez ordusu bulundurması da zorunlu olmuştu. Çarlık Rusyası' nın bolşevik ihtilali ile sarsıldığı ve bir dağılma dönemine girdiği günlerde Kafkasya' nın Ermenistan diye bilinen bölgesi ile 1877 Osmanlı Rum savaşı sonunda Rusya' ya kalan Kars ve dolaylarında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulmuştu. Müfrit milliyetçi Taşnak partisinin yönetimindeki Ermeniler, o bölgedeki Türkleri kitle halinde öldürüyorlar, aynı zamanda İngilizlerle açıkça iş birliği yaparak bağımsızlığı için savaşan ve bu yönden çıkarları bulunan S.S.C.B.' nin bağlantısını kesmeye çalışıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa Erzurum'daki 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa' yı 9 Haziran 1920'de doğu cephesi komutanlığına gönderdi ve doğu illerinde seferberlik ilan ederek kuvvetli bir ordu meydana getirildi. Nihayet 28 Eylül 1920'de de, T.B.M.M. hükümetinin taraf olduğu ilk milletler arası antlaşma olan, Gümrü barış antlaşması imzalandı. Bu suretle ermeni sorunu kaldırılmış, doğu cephesinden elde edilen kuvvetlerin de batı cephesine aktarılması gerçekleşme şansı bulmuş oluyordu. Güney' de Mersin' den Urfa' ya kadar uzanan bölgede ise Fransız işgal kuvvetlerine karşı girişilen savaşlar Mustafa Kemal Paşa' nın direktifi altında ve ordunun subay ve silah yardımıyla daha çok milis kuvvetleri eliyle yürütülüyordu. Bu savaşlar Türk halkının bağımsızlığı uğrunda katlanamayacağı özveri olmadığını butün dünyaya bir kez daha ispat etmiştir. Fransızların "Türk Verdunu" dedikleri Antep' i kahramanca savunması üzerine bu kente T.B.M.M. kararı ile Gazi ünvanı verilmiştir (8 Şubat 1921). Fransız' lar Türkleri yenmenin kolay olmadığını anlamışlardı. Müttefiklerinden koparak ayrı bir barış antlaşması da yapamıyorlardı. Ancak Sakarya Zaferinden sonradır ki Türklerle savaşmanın sonuç vermeyeceğini görerek Ankara İtilafnamesi' ni imzaladılar (20 Ekim 1921). T.B.M.M. hükümeti adına Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) ve Fransa adına eski bakanlardan Franklin Bouillon tarafından imzalan bu antlaşma ile Fransa, İskenderun sancağı (bugünkü Hatay) hariç, Güney Anadolu'daki bütün kuvvetlerini geri çekiyor, İskenderun sancağındaki Türk halkı için de özel haklar tanıyordu. Bu antlaşmnın asıl önemi, T.B.M.M. hükümetinin ve Türklerin Misakı Milli' de ifade edilen bağımsızlık davalarının ilk defa bir batılı devlet tarafından tanınmış olmasıdır.



SEVR ANTLAŞMASI

Ahmet Teyfik Paşa (Okday) başkanlığındaki Osmanlı hükümeti delegeleri barış için Paris'e gittiler. Itilaf devletlerinin şartları kabul edilmeyecek kadar ağırdı. Ayrıca, İtilaf devletleri arasında anlaşmazlık çıktığı Ahmet Teyfik Paşa tarafından sezildi. Bu nedenlerle barış şartlarını kabul etmedi. Sultan Vahdeddin' in başkanlığında toplanan Saltanat Şurası' nda topçu Ferik Rıza Paşa dışında bütün üyelerce bu şartlar kabul edildi. 150 kişilik kara listede yer alan Maarif Nazırı ( Milli eğitim bakanı ) Hadi Paşa başkanlığındaki delegeler kurulu, 10.8.1920.' de Sevr Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşma hiçbir zaman uygulanmayan bir proje halinde kaldı. Özet olarak başlıca hükümleri şöyleydi:
1. Batı Anadolu, Yunanistan'ın egemenliğine bırakılıyordu.

2. Güneydoğu Anadolu'nun büyük bir kısmı Suriye'ye, Doğu Anadolu'nun büyük bir kısmı ise Ermenistan' a veriliyordu.

3. Boğazlar bölgesi itilaf devletlerinin egemenliği altında kalıyordu.

4. Arabistan ve Irak İngilizler 'e geçiyordu.

5. 1.Dünya savaşı içinde kaldırılan kapitülasyonlar yeniden yürürlüğe konuyordu.

6. Ordu mevcudu çok azaltılıyordu.

7. İstanbul şartlı olarak - daima tehdit altında - Osmanlı devleti'nde kalıyordu.

8. Türk uyruğundan çıkıp yabancı uyruğa geçmek mümkün olacaktı. Kapitülasyonların varlığı nedeniyle azınlıkların bu yola başvurmaları amacı güdülüyordu.

9. İşgal giderleri Osmanlı devletinin sırtına yükleniyordu.

10. İtilaf devletleri aralarında yaptıkları özel anlaşmalarla, Anadolu' yu ekonomik nüfuz bölgelerine ayırmak istiyorlardı.

Yürürlüğe konulmadığı için proje halinde kalan Sevr Antlaşması, Türk Devleti'nin ölüm fermanından başka birşey değildi.



1. VE 2. İNÖNÜ SAVAŞLARI

Sevr Anlaşması' nı Türk milletine ancak zorla kabul ettirebileceklerini anlayan İtilaf devletleri, Yunan kuvvetlerini tekrar saldırıya geçirdiler. Batı Cephesindeki Türk Ordusunun hemen hemen bütünüyle Kütahya-Gediz bölgesinde asi Ethem'in kuvvetlerini yoketmekle meşgul olmasından yararlanan Yunanlılar, 6 Ocak 1921'de Uşak üzerinden Afyon-Eskişehir yönünde, Bursa üzerinden de İnönü yönünde ilerlemeye başladılar. Batı Cephesi komutanlığına getirilen Albay İsmet İnönü Yunan kuvvetlerinin büyük bir kısmını İnönü mevzilerinde karşıladı. Üç gün süren (9-11 Ocak) çetin savaşlar sonunda Yunan kuvvetleri çekilmek zorunda kaldılar. İtilaf devletleri bu Yunan yenilgisi üzerine Sevr antlaşmasını Ankara hükümetine bir kere daha uzlaşma yoluyla kabul ettirmeyi denemek istediler. İngiliz Başbakanı Llody George, Osmanlı delegeleriyle birlikte Ankara hükümetinin temsilcilerini de Londra'ya çağırdı. Ankara hükümetini Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey' in temsil ettiği Londra Konferansı onüç gün sürdü (27 Şubat-12 Mart 1921), fakat İngilizler umduklarını elde edemediler.


İşgal kuvvetleri diploması yollarıyla başarı elde edemeyince tekrar silaha başvurdular:

Yunan kuvvetleri 23 Mart' ta tekrar saldırıya geçtiler. İnönü mevzilerinde 2. defa yapılan İkinci İnönü Savaşı yine Yunanlıların yenilgisiyle sonuçlandı (1 Nisan 1921). Bu arada Ankara hükümeti S.S.C.B. ile T.B.M.M.' nin açıldığı günden beri sürdürdüğü dostça ilişkilerin bir sonucu olan Moskova Antlaşması' nı imzalamış ve diplomatik alanda daha güçlü bir duruma gelmişti (16 Mart 1921). Buna karşılık büyük ümitlerle Anadolu' ya çıkan Yunan kuvvetlerinin henüz kuruluş durumundaki Türk Ordusu karşısında başarı gösterememesi Yunanistan' da hoşnutsuzluğa ve siyasal buhrana yol açmıştı. Anadolu' daki Yunan kuvvetleri başkomutanı general Papulas da hükümetine verdiği raporda henüz kurtuluş durumunda olan Türk Ordusu kuvvetlenmeden saldırmak gerektiğini söylüyor, bunun için büyük destek birlikleri istiyordu. Nihayet 10 Temmuz 1921' de yeniden büyük bir saldırıya geçtiler. Bu kez İnönü mevzilerinde zayıf birlikler bırakmışlar, onbir tümenle Türk cephesini sol kanadından çevirme taktiğine başvurmuşlardı. Yunanlıların üstün kuvvetlerle yaptıkları bu çevirme hareketi karşısında Türk Batı Cephesi komutanlığı savunma ve oyalama savaşları vererek cephe hattını geri çekme kararı almıştı. 18 Temmuz' da Batı Cephesi karargahına gelen Mustafa Kemal Paşa batı cephesi komutanlığına ordusunu önce Eskişehir' in kuzey ve güneyinde toplaması, sonra düşmanla araya büyük bir mesafe koyarak Sakarya' nın doğusuna kadar çekilmesini emrini verdi. Bu suretle Sakarya hattına kadar bütün Batı Anadolu Yunan işgali altına girmiş olacaktı. Bunun, yurtta ve mecliste büyük hoşnutsuzluk yaratacağı şüphesizdi. Fakat Mustafa Kemal Paşa, "askerliğin gereğini tereddütsüz yapmak " kararında idi.


SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Mustafa Kemal Başkomutan olduktan sonra milleti bütün gücüyle savaşa sokabilmek için Tekalifi Milliye emirleri yayımladı. Halkın elindeki yiyecek ve giyecek maddeleri ile yatak-yorgan, kap-kacak, taşıt araçları, binek hayvanları, at, mıh, eğer takımları ve benzeri gibi savaş için gerekli her türlü malzemenin belli bir kısmının ordu emrine verilesini öngören bu emirleri uygulamak için de Tekalıfı Milliye komisyonları kuruldu. Başkomutanlık karargahı Polatlı dolaylarında Alagöz köyünde kurulmuştu. Mustafa Kemal Paşa, Kütahya ve Eskişehir savaşlarından sonra bir süre duraklamış olan Yunan ordusunun kesin sonuç almak arzusu ile pek yakında harekete geçeceğine inanıyordu. Gerçekten Yunan ordularının başkomutanlığını üzerine alarak alarak İzmir' e gelmiş olan Kral Konstantin' in başkanlığında Kütahya' da toplanan bir yüksek Şura ileri harekete devam ederek Türk ordusunu yok etme kararına varmıştı. Kral Konstantin ordularına yayımladığı günlük emirde hedef olarak Ankara' yı gösteriyordu (15 Austoa 1921). Türk başkomutanlığı Yunan kuvvetlerinin cephemizle ilişkiye girdikten sonra sol kanat üzerinden çevirme hareketine girişeceğini tahmin ederek ona göre tertibat almıştı. Yunan ordusu 23 Ağustos' ta Türk savunma hatlarına şiddetli saldırıya başladı. Sakarya Meydan Savaşı başlamıştı. 22 gün ve 21 gece aralıksız devam eden bu savaşta Mustafa Kemal Ünlü ^^hattı müdafa yoktur sathı müdafa vardır^^ emrini vermişti. 23 Ağustos - 13 Eylül' de Yunanlıların gücünün iyice azaldığını gören Mustafa Kemal Paşa sıkı gece yürüyüşleriyle sağ kanatta topladığı birlikleriyle karşı saldırıya geçti. O ana kadar savunma durumunda olan Türk kuvvetleri bütün cephede saldırıya başladılar. 13 Eylül'de Sakaryanın doğusunda Yunan askeri kalmamıştı.


BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİ

Garp cephesinde İsmet Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri, Akarçay ana hattıyla kuzeyde ikinci ordu, güneyde birinci ordu olmak üzere ikiye ayrıldı. İkinci ordunun kuzey kanadı, İzmit Geyve bölgesindeki 18. piyade tümeniyle milli müfrezelerden kurulu Kocaeli grubu birinci ordunun güney kanadını da Dinar - Sarıköy hattında 3. suvari tümeniyle bir alay kuvvetinde bir müfreze tutuyordu. 6 Ağustos 1922'de Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı cephesi karargahının bulunduğu Akşehir' de büyük Taarruz hazırlıklarını gözden geçirdiler. Amaç ani bir baskınla düşmanı çevirip yok etmekti.Mustafa Kemal Paşa 26 Ağustos günü erken saatlerde saldırıyı idare etmek üzere Kocatepe'ye geldi. Aynı günün sabahı bütün Türk kuvvetleri çok şiddetli ve etkili topçu ateşi desteğiyle saldırıya geçti. Başkomutan' ın bulunduğu birinci ordu bölgesindeki Çiğiltepe, Erkmentpe, Kalecik Sivrisi Belentepe, Tınaztepe, Kılıçaslan Gediği şiddetli çarpışmalar sonucu ele geçirildi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve Garp cephesi komutanı İsmet Paşa 28 Ağustos' ta Afyon'a geldiler. Afyon' un kuzeybatısındaki Yunan kuvvetleri ikiye bölünmüştü. Aynı gün ikinci Türk Ordusu Afyon kuzeyindeki Yunan birliklerini geri çekilmek zorunda bıraktı. 27 Ağustos' ta Sincanlı ovasına giren Türk ordusu aldığı bir emirle Dumlupınar sırtlarına yönelmişti. 28 ve 29 Ağustos günleri Yunan kuvvetlerini kuşatacak bir şekilde saldırıya geçildi; Amaç, İzmir' e veya Bursa' ya geri çekilme yollarını kesmekti. 30 Ağustos 1922' de ise tarihe Başkomutanlık Meydan Savaşı olarak geçen savaşlar yapıldı. Büyük Taarruzun beşinci günü idi ve Dumlupınar' ın kuzey ve kuzeydoğusunda Çalköyü ve Adatepeler bölgesinde beş tümenlik Trikupis grubu da ağır bir yenilgiye uğratıldı.


İZMİR'İN KURTULUŞU

Mustafa Kemal, Yunanlılar' ın her hangi bir yerde tutunup savunmaya geçmelerine ve İtilaf devletlerinin bir midahalesine meydan bırakmamak üzere ve kuzeye doğru çekilen düşmanın süratle ve aralıksız olarak kovalanması için "Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz' dir İleri" emrini verdi.

9 Eylül' de, üçbuçuk yıla yakın bir süredir işgal altında bulunan İzmir kurtulmuştu.


MUDANYA MÜTAREKESİ


18 Eylül' kadar Batı Anadolu, Yunan ordusundan tamamen temizlenmiş bulunuyordu. Türk-Yunan savaşı, Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922) ile sona erdi. Mütarekeyi, Türk orduları başkomutanı adına Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa (İnönü) imzaladı, Yunan delegeleri ise yeteri kadar yetkileri olmadığını ileri sürerek imzadan kaçındılar


LOZAN ANTLAŞMASI

Mudanya Bırakışması'nın imzalanmasından sonra, İtiaf Devletleri 23.10.1922' de Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetiyle Osmanlı Devleti' ni İsviçre' nin Lozan kentinde konferansa çağırdı. Bu arada saltanatın kaldırılmasına karar verildiğinden konferansa T.B.M.M. delegeleri katıldı. Baş delege İsmet Paşa diğer delegeler Hasan Bey ve Dr. Rıza Nur idi. Bunlara geniş bir danışman grubu da katıldı. Konferans 20.11.1922' de açıldı. Karşıda İtilaf Devletleri temsilcileri ile başka devletlerin temsilcileri vardı. Konferans aralıklı olarak 8 ay kadar sürdü. Türk Delegeler Kurulu, Misak-I Milli İlkelerine uygun ve Türkiye' nin tam bağımsızlığını sağlayacak bir barış yapmak istiyordu. Karşısındakiler, Birinci Dünya Savaşı sonunda kendileriyle Osmanlı Devleti arasında çözüm bekleyen sorunların çözülmesini istiyorlardı. Bu arada mali, adli, ekonomik ayrıcalıkların kendi lehlerine düzenlenmesini istemekteydiler. Türkiye eski rejimi değil kayıtsız şartsız özgürlük istediğinden konferansta şiddetli tartışmalar oldu. Sonuçta 4 Şubat 1923 'te konferans dağılmak zorunda kaldı. İtilaf Devletlerinin isteği üzerine 23.4.1923' te tekrar aynı ülkenin aynı kentinde konferans tekrar toplandı. Bu kez bir sonuca varıldı. 23.7.1923' te Lozan Barış Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın Türk Ulusunca taşıdığı önemi anlamak için Sevr Antlaşması 'yla karşılaştırılması yeterlidir.

Bu antlaşmayla:

1. Ülkenin bugünkü sınırları çizildi.

2. Yunanistan' la aramızdaki sorunlar düzeltildi.

3. Kapitülasyonlar kaldırıldı.

4. Kabotaj hakkı kaldırıldı

5. Boğazlar rejimi saptandı.

6. İtilaf devletleri, İstanbul ve Boğazlardan kuvvetlerini geri çektiler.

7. Fransızlarla aramızdaki borçlar sorunu konferans sonuna bırakıldı.

Atatürk Kronolojisi

19 Mayıs 1881 Mustafa'nın Selanik'te doğuşu.
1893 Mustafa'nın Selanik Askeri Rüştiyesi'ne yazılması ve öğretmeni Mustafa Efendi'nin kendisine "Kemal" adını takması.
13 Mart 1899 Mustafa Kemal'in Manastır Askeri İdadisini bitirerek İstanbul'da Harb Okuluna girişi.
1902 Mustafa Kemal'in Harb Okulunu bitirerek Harb Akademisi sınıflarına geçmesi.
11 Ocak 1905 Mustafa Kemal'in Kurmay Yüzbaşı olarak Harb Akademisinden mezun olması ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi.
Ekim 1906 Mustafa Kemal'in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurması.
20 Haziran 1907 Mustafa Kemal'in rütbesinin Kolağasılığına (kıdemli yüzbaşı) yükseltilmesi.)
Eylül 1907 Mustafa Kemal'in Selanik'teki III. Ordu'ya gelmesi.
13 Nisan 1909 Mustafa Kemal'in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı olarak İstanbul'a hareket etmesi.
6 Eylül 1909 Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu Piyade Subay Talimgahı Komutanı olması (aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. piyade alayı komutanı olmuştur.)
1910 Mustafa Kemal'in Mahmut Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk hareketlerinde bulunması.
1910 Fransa'da yapılan manevralara Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.
13 Eylül 1911 Mustafa Kemal'in İstanbul'a Genel Kurmay'a nakledilmesi
27 Kasım 1911 Mustafa Kemal'in Trablusgarb'ta Binbaşılığa yükseltilmesi.
9 Ocak 1912 Mustafa Kemal'in İtalyan-Osmanlı Trablus savaşında Tobruk Taarruzunu başarıyla idare etmesi.
27 Ekim 1913 Mustafa Kemal'in Sofya Ataşemiliteri olması.
1 Mart 1914 Mustafa Kemal'in Yarbaylığa Yükseltilmesi.
2 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'ında 19.Tümeni kurmaya başlaması (25 Şubat 1915'te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos'a gelmiştir.)
25 Nisan 1915 İtilaf devletlerinin Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.
1 Haziran 1915 Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselmesi.
8-9 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığına atanması.
21 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in II. Anafartalar Savaşı'nı kazanması.
1 Nisan 1916 Mustafa Kemal'in Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltilmesi.
6-7 Ağustos 1916 Mustafa Kemal'in Bitlis ve Muş'u düşman elinden geri alması.
5 Mart 1917 Mustafa Kemal'in II. Ordu Komutanlığı vekilliğine atanması.
18 Mart 1917 Mustafa Kemal'in II. Ordu Komutanlığına asil olarak atanması.
5 Temmuz 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığına atanması.
20 Eylül 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu yazması.
Ekim 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığından ayrılarak İstanbul'a dönmesi.
5 Ocak 1918 Almanya gezisinden dönmesi.
7 Ağustos 1918 Mustafa Kemal'in Filistin'de bulunan VII. Ordu Komutanlığına ikinci defa tayin olunması.
26 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in komuta ettiği VII. Ordu Birlikleri tarafından düşman taarruzunun Haleb'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurulması.
31 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması.
13 Kasım 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığının lağvı üzerine İstanbul'a gelmesi.
30 Nisan 1919 Mustafa Kemal'in IX. Ordu Müfettişi olması.
16 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrılması.
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması.
21-22 Haziran 1919 Mustafa Kemal'in Amasya'dan yolladığı tamimle, milli kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çevresinde toplamak amacıyla Sivas Kongresine çağırması.
25 Haziran 1919 Amasya'dan Sivas'a hareketi.
3 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in Erzurum'a ilk gelişi.
8-9 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in askerlikten çekilmesi.
23 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'ne Başkan seçilmesi.
4 Eylül 1919 Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi'ne Başkan seçilmesi.
11 Eylül 1919 Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi Başkanlığına seçilmesi.
20-22 Ekim 1919 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya'da görüşmesi.
27 Aralık 1919 Mustafa Kemal'in Heyeti Temsiliye ile birlikte Ankara'ya gelmesi.
16 Mart 1920 İstanbul'u İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal'in durumu bütün devletlere ve Millet Meclislerine protesto etmesi ve Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçmesi.
23 Nisan 1920 Mustafa Kemal'in Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açması.
24 Nisan 1920 T.B.M.M.'nin Mustafa Kemal'i başkanlığa seçmesi.
11 Mayıs 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması. (Bu karar 24 Mayıs 1920'de Padişah tarafından onanmıştır.)
13 Eylül 1920 Mustafa Kemal tarafından hazırlanan Halkçılık programının Büyük Millet Meclisi'ne sunuluşu.
5 Aralık 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Osmanlı delegeleri İzzet ve Salih Paşa'larla Bilecik tren istasyonunda görüşmesi.
10 Mayıs 1921 Mustafa Kemal tarafından B.M. Meclisinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığına seçilmesi.
21 Haziran 1921 Mustafa Kemal'in Fransız Elçisi F.Bouillon ile Ankara'da görüşmesi.
5 Ağustos 1921 Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevinin verilmesi.
23 Ağustos 1921 Mustafa Kemal'in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesini İdareye başlaması.
19 eylül 1921 Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından Müşirlik (Mareşallık) rütbesinin ve Gazi sanının verilmesi.
26 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'de Büyük Taarruzu idareye başlaması.
30 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar'da Başkomutanlık Meydan Savaşını kazanması.
10 Eylül 1922 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e girişi.
1 Kasım 1922 Gazi Mustafa Kemal'in teklif ve müdafaası üzerine Büyük Millet Meclisi'nin saltanatın kaldırılmasına karar vermesi.
14 Ocak 1923 Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın İzmir'de ölümü.
29 Ocak 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de Latife Hanım'la evlenmesi. (5 Ağustos 1925'te ayrılmıştır.)
17 Şubat 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'ni açması.
9 Ağustos 1923 Gazi Mustafa Kemal'in Halk Partisi'ni kurması.
11 Ağustos 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İkinci Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçilmesi.
18 Ağustos 1923 Gazi Mustafa Kemal'in Ankara Milletvekilliğini kabul edişi.
29 Ekim 1923 Gazi Mustafa Kemal'in Türkiye Cumhurbaşkanlığına ilk defa seçilmesi.
1 Mart 1924 Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliğin kaldırılması ve tedrisatın tevhidi lüzumunu teklif eden açış nutkunu söylemesi.
24 Ağustos 1925 Gazi Mustafa Kemal'in Kastamonu'da ilk defa şapka giymesi.
1 Temmuz 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul'a gitmesi.
15-21 Ekim 1927 Gazi Mustafa Kemal'in C.H.P. İkinci Kurultayı'nda tarihi büyük nutkunu söylemesi.
4 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Ankara'da Etnoğrafya Müzesi önünde dikilen ilk heykelinin açılışı.
20 Mayıs 1928 Afgan Kralı Amanullah Han'ın Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti.
15 Nisan 1931 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması.
4 Mayıs 1931 Mustafa Kemal'in üçüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçilmesi.
12 Haziran 1932 Irak Kralı Emir Faysal'ın Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyareti.
12 Temmuz 1932 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması.
4 Ekim 1933 Yugoslavya Kralı Aleksandır'ın Gazi Mustafa Kemal'i İstanbul'da ziyareti.
29 Ekim 1933 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyetin onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi (Ne mutlu Türküm diyene)
24 Kasım 1934 Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal'e ATATÜRK soyadını veren kanunu kabul etmesi.
1 Mart 1935 Atatürk'ün dördüncü defa Cumhurbaşkanlığına seçilişi.
4 Eylül 1936 İngiltere Kral'ı Edward VIII'in İstanbul'da Atatürk'ü ziyareti.
11 Mayıs 1937 Atatürk'ün çiftliklerini Hazineye ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesine bağışlaması.
31 Mart 1938 Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğince ilk defa resmi tebliğ yayınlanması.
19 Haziran 1938 Romanya Kralı Karol II'nin Atatürk'ü İstanbul'da ziyareti.
15 Eylül 1938 Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması (Açılışı 25 Kasım 1938)
10 Kasım 1938 Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ölümü.

Türkiye'yi Yeni Ufuklara Taşıyan Lider

Türk toplumunun ve Osmanlı Devleti’nin kaderini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk, Selânik’te, Koca Kasım Mahallesi, Islahhane Caddesinde üç katlı pembe boyalı bir evde dünyaya gözlerini açmıştır. (Bugün Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavla Caddesi 75 numaralı evdir.) Bu ev Selânik Belediyesi tarafından Atatürk’e armağan edilmiştir. Halen müze olarak hizmet vermektedir. Atatürk bu evde rumi 1296 yılında doğmuştur. Doğduğu ay ve gün kayıtlı değildir. Ancak annesi Zübeyde Hanım oğlu Mustafa’yı Erbain Soğukları sırasında doğurduğunu, aklında kaldığına göre bu tarihin 23 Aralık 1296’ya tekabül ettiğini söylemiştir. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4 Ocak 1881 tarihine denk gelmektedir1 .
Atatürk’ün annesi Selânik civarında Langaza’da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde Hanım’dır. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye iskân edilen Konya Karaman kökenli Konyar yörüklerinden gelmektedir.
Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür2.
Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Atatürk mütevazı bir aileden gelmektedir. Onun bu özelliğinin ilerde halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde faydalı olduğuna şüphe yoktur. Onun bir halk çocuğu olmakla öğündüğünü yakınları ifade etmişlerdir.
Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887). Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı3. Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa’nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı4. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza’da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa’nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terketti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı. Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.

Harbiye'li Mustafa Kemal'in künye bilgileri

Duhulü
1 Mart 1315-13 Mart 1899

Apolet Numarası
1283

Diploma Numarası
5998

Her Dersin Üç Senelik Toplam Numarası (Notu)
1635

M.Kemal'in Üç Senede Kazandığı Puanların Toplamı
1498

Toplam Not Üzerinden Sırası (Sicili)
8

İmtihan Sonuçlarının Ve Yeni Subayların İsimlerinin Açıklaması Ve Bayram İznine(39 Gün) Gitmeleri
22 Teşrinisani 1317 - 05 Aralık 1901 Perşembe

Bayramın Bitişi
31 Kanunuevvel 1317 - 13 Ocak 1902 Pazartesi

Diplomaların verilişi (Tören)
12 Kanunusani 1317 - 25 Ocak 1902

Harp Okulu'ndan Çıkışı (Neşeti)
28 Kanunusani 1317 - 10 Şubat 1902 Pazartesi

Sicili
1317-P. 8 = 1901-Piyade-8



MUSTAFA KEMAL' İN HARP AKADEMİSİ KÜNYE BİLGİLERİ

Harp Akademisi'ne Girişi
28 Kanunusani 1317 - 10 Şubat 1902

Kurmay Olarak Yemin Etmesi
08 Teşrinievvel 1320 - 21 Ekim 1904 Cuma

Harp Akademisi Mezuniyet Sırası
5 (Beşinci)

Harp Akademisi Dönemi
57nci Dönem

Harp Akademisi'nden Çıkışı (Neşeti)
29 Kanunuevvel 1320 - 11 Ocak 1905 Çarşamba

Neferlere

Sakarya Zaferi'nden sonra TBMM'ce 19 Eylül 1921 günü Gazi ünvanı ve Mareşal rütbesi verilen
Mustafa Kemal'in ilk işi bu mesajı orduya göndermek olmuştur...



Kurtuluş için yaptığımı bu savaştan çok daha evvel sizi başka muharebe meydanlarında da tanımış idim. Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rasgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Kanaatinle, imanınla, itaatinle hiçbir korkunun yıldıramadığı demir gibi pak kalbinle düşmanı nihayet alteden büyük gayretin için minnet ve şükranımı söylemeyi nefsime en aziz bir borç bildim. Sizin gibi kumandanları, zabitleri, neferleri olan bir millete yad elleri altında köle olmak mümkün değildir. Bu defa Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hakkımda yeni bir rütbe ve Gazi ünvanıyla tecelli eden iltifat ve teveccühü, doğrudan doğruya size racidir. Milletin verdiği bu rütbeyle yükselen ordu, en şerefli ve en ulu bir gazayla mümtaz olan gene ordudur. Sizin kahramanlığınızla, sizin gösterdiğiniz nihayetsiz fedakârlıklar pahasına kazanılan büyük muzafferiyetin millet tarafından takdirine delalet eden bu ünvanı ve rütbeyi ancak size izafe ederek, bütün askerlik hayatımın en büyük sermaye-i iftiharı olarak taşıyacağım. Cenabı Hak giriştiğimiz kurtuluş mücadelesinde şerefli silah arkadaşlarıma kendilerini temyiz eden asaletin, civanmertliğin, kahramanlığın hakkı olan kati halâsı nasip etsin.

Atatürk ve 19 sayısı

1. 1881'de 19. yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğmuştur
.
2. Sağlığında, İngiliz İmparatorluğu Hükümeti Atatürk' ün doğum gününü tebrik için Türk Hükümeti 'nden sormuş, ATATÜRK 19 Mayıs 1881 diye yanıtlamış ve kayıtlara böyle geçmiştir.

3. 1900'de 19 yaşında Harbiye' ye girmiştir.

4. 19 Aralık 1904' de bağımsız düşümcelerinden ötürü yıldız sarayına çağrıldı.

5. Harb akademisinden aldığı sicil 317-8 dir. Bu rakamların tek tek toplamı 19 eder.

6. Çanakkale Savaşının zaferle sonuçlanmasında 19' uncu fırka' yı (tümen) kurmuş ve ona komuta etmiştir.

7. 19 mayıs 1915' de albay oldu.

8. Mahiyetindeki komutanlara: "Ben size, taarruz edin demiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar yerimize başka kuvvetler gelebilir" demiş elindeki çok az kuvvetle 19 Mayıs 1915' e kadar oyalama muharebesi ile düşmanı tutmuştur. Düşmanın yine Çanakkale' deki başarısızlıkları sonucunda 10 Aralık 1915' te Gelibolu Yarımadası boşaltılmıştır.

9. Zor bir duruma düşen 7. Ordu' ya komutan tayin edilen M.Kemal, bir düşman saldırısını seziyor ve hazırlanıyor. Nitekim 19 Eylül sabahı düşman harekete geçiyor, hem de kat kat üstün kuvvetlerle. Sağındaki ve solundaki kuvvetler epeyce kayıp verdikleri halde M.Kemal zamanında aldığı tedbirlerle kayıp vermekten kurtuluyor.

10. 19 Mayıs' ta Samsun' a çıkacak olan Atatürk' ün bindiği vapurda 19 yolcu vardı.19 Mayıs 1963 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Prof.Dr. Tarık Zafer Tunaya' nın 19 Mayıs ve ötesi adlı makalesinden.

11. 19 Mayıs 1919' da Samsun'a çıkıyor. Bu tarihte 3 tane 19 rakamı vardır ki Atatürk' ün ömrü de zaten 3x19 dur. 19 Mayıs 1919' da iki ondokuz=38 yaşındaydı.

12. 19 yıl Türk Milleti' nin hakimiyetine bilfiil hakim olmuş, Türk Milletine Baş Komutan ve Devlet başkanı olarak hizmet etmiştir. (1919-1938)

13. Milli Mücadele' ye fiili olarak başlaması için komutanlara yaptığı konuşma ve Meclis' te Milli davanın gerçekleşmesi yolunda güdülecek siyasetin karara bağlanma tarihi de 19 Kasım 1919 'dur.

14. Sakarya Meydan Muharebesi' ni kazandıktan sonra, başarısına karşılık TBMM kendisine olan minnet ve şükranını belirtmek için 19 Eylül 1921' de kabul ettiği özel bir kanunla Mareşallik ve Gazilik ünvanı vermiştir.

15. Millete yayınladığı bir beyanname ile Osmanlı Devleti' nin hayat ve egemenliğinin sona erdiğini belirterek Türk Milleti' ni hayat ve bağımsızlığa kavuşturmak için, Ankara ' da olağanüstü bir Meclis toplantısı ve Türk Milleti' nin iradesini bu Meclise devretmeyi 19 Mart 1920 'de kararlaştırmıştır.

16. Hitabet sanatının bir şaheseri olan Büyük Nutuk' un sonundaki Türk Gençliği'ne Hitabesi de başlangıç cümlesiyle beraber 19 cümledir.

17. Büyük devlet adamı ve eşsiz kahramanın adı ve soyadı ^^MUSTAFA KEMAL ATATÜRK^^ 19 harftir.

18. "NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ". Bu saheser cümle 19 harftir.

19. "İSTİKLAL GÖKLERDEDİR" Ne rastlantıdır ki, Atatürk' ün bu sözleri de 19 harftir.

20. 10 Kasım 1938 (19x2x19) (10 Kasım günü saat 9 da 10+9=19) 3x19 =57 yaşında ölümlü yaşama gözlerini kapamıştır.

21. Cenazesi büyük bir merasimle 19 Kasım 1938 günü Yavuz zırhlısı ile İzmit' e götürülmüştür.

22. En Büyük Kahraman' ın ebediyete intikali üzerine arkadaşı ve halefi İsmet İnönü' nün Türk Milletine beyannamesi 19 cümledir.

23. Doğum ve ölüm yılları (1881 ve 1938), 19 sayısının katlarıdır.

24. 1919 rakamında 101 tane 19 vardır.

25. İlk 19 yılda hazırlandı, ikinci 19 yılda siyaset ve askerlik alanında savaştı, üçüncü 19' uncu yılda devlet başkanı sıfatı ile hizmet etti.

Meşhur Emir

Dumlupınar Zaferi'nden sonra, 1 Eylül 1922 tarihinde kendi el yazısı ve imzasıyla
Türk Ordusu'na verdiği meşhur emir



TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ ORDULARI!

Afyonkarahisar - Dumlupınar büyük meydan muharebesinde zalim ve mağrur bir ordunun asıl muharebe birliklerini inanılmayacak kadar az bir zamanda imha ettiniz. Büyük ve necip milletimizin fedakârlıklarına layık olduğunuzu ispat ediyorsunuz. Sahibimiz olan büyük Türk Milleti, istikbalinden emin olmaya haklıdır. Muharebe meydanlarındaki maharet ve fedakârlıklarınızı, yakından müşahade ve takip ediyorum. Milletimizin hakkınızdaki takdirlerine vasıta olmak görevimi durmadan ve sürekli bir şekilde yerine getireceğim.
Başkumandanlığa tekliflerde bulunulmasını cephe kumandalığına emrettim.
Bütün arkadaşlarımın Anadolu'da daha başka meydan muharebeleri verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikrî güçlerini, kahramanlık ve vatanseverliğini, birbirleriyle yarışırcasına göstermeye devam eylemesini talep ederim.
Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir. İleri!

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Başkumandan Mustafa Kemal
1 Eylül 1338 ( 1922 )

Çalışma Arkadaşları

ALİ FUAT CEBESOY


Kurtuluş Savaşı komutanlarından, diplomat ve siyaset adamı. 1882 yılında İstanbul'da doğdu. Babası İsmail Fazıl Paşa'nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu.

Cebesoy'un Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti. Trablus'ta savaş başlar başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesinde, Pista ve Pisani muharebelerinde, 1. Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde, büyük başarılar gösterdi. İstanbul Hükümeti'nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal'in görevsizliğini bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa'da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi (1919). Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy, Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi.

Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla suçlandı. Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Ankara'ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı. Mustafa Kemal'in talimatını yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921'de Ankara'ya dönerek Mecliste siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti.

Cebesoy'un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başladı. Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı. 1968 yılında öldü.



CELAL BAYAR (1883-1985)


Parlamenter, devlet adamı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, 1883 yılında Bursa-Gemlik'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini babası Abdullah Fehmi Efendi'nin yanında yapan Bayar, Gemlik mahkeme ve reji kalemine memur olarak girdi. Daha sonra Ziraat Bankası'nda çalışmaya başladı. Bu arada Harir Darutariri okuluna devam etti. 1990'da İttihat Terakki Cemiyeti'nin kurduğu gönüllüler taburuna yazıldı. Zamanla bu partinin sayılı üyeleri arasına girdi. İzmir'de kurulan cemiyetin genel sekreterliğini yürüten Bayar, Kız Lisesi'nin ve Şimendifer Okulunun açılmasına ön ayak oldu. I. Dünya Savaşı'ndan sonra İzmir'de kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin de faal üyeleri arasına katıldı. 1920 tarihinde Bursa milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'ne katılan Bayar, aynı tarihte İktisat Bakanlığı'na vekalet etti. Çerkez Ethem'in isyanı sırasında, Ethem'i ikna etmek için gönderilen heyete başkanlık etti. 1921'de İktisat Başkanlığı'na getirildi. Lozan Konferansı'na müşavir üye olarak katıldı. 1924'te Türkiye İş Bankası'nı kurma görevini üstlendi. 1937'de İsmet İnönü'nün başbakanlıktan ayrılması üzerine, Atatürk tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 14. Başbakanı olarak tayin edildi ve ilk kabinesini kurdu. Atatürk'ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanlığı'na seçilen İsmet İnönü tarafından da başbakan olarak tayin edildi. Daha sonra İnönü ile anlaşamadığından, yerini 3 Mayıs 1939'da Doktor Refik Saydam'a bıraktı.

CHP'de arkadaşları ile 1945'de Dörtlü Takrir'i verinceye kadar görev aldı ve bu tarihte Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan ile birlikte Demokrat Parti'yi kurdu. 14 Mayıs 1950 genel seçimlerinde genel başkanı bulunduğu Demokrat Partinin iktidarı büyük çoğunlukla kazanması ile 22 Mayıs 1950'de toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi Bayar'ı Cumhurbaşkanlığına seçti. 1954-1957 genel seçimlerinden sonra da Meclis tarafından Cumhurbaşkanlığına seçilen Celal Bayar, 10 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde Adnan Menderes'i başbakan olarak tayin etmiştir. Bayar, 27 Mayıs 1960'da Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime el koymaları ile tutuklanarak Yassıada'ya götürüldü. 16 ay süren soruşturma ve yargılamadan sonra, Yassıada Yüksek Adalet Divanı tarafından, 15 Demokrat Parti, ileri geleni ile birlikte idama mahkum edilmiştir. Milli Birlik Komitesi, idamlardan üçünü (Menderes, Zorlu, Polatkan) onaylarken, başta Celal Bayar olmak üzere, 12 Demokrat Parti ileri geleninin idam hükmünü müebbet hapse çevirmiştir. Yassıada'dan Kayseri cezaevine götürülen Bayar, orada rahatsızlanmış, evinde tedavi edilmek üzere serbest bırakılmıştır (7 Kasım 1964).



CEVAT ABBAS GÜRER (1887-1943)


Mustafa Kemal'in başyaveri olan Cevat Abbas, 1887 yılında Niş'te doğdu. Mustafa Kemal ile Samsun yolculuğuna seçilenler arasındaydı. Harp Okulu'nu 1908 yılında bitirdi. İtalya, Balkan ve I. Dünya Savaşlarında bulundu. Üsteğmen rütbesiyle katıldığı Çanakkale Savaşında, Mustafa Kemal, Cevat Abbas'ı emir subayı olarak karargahına aldı. 1916'da yüzbaşılığa yükseldi. 16 Mayıs günü Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru'na binerken, merkezi Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği başyaveriydi. Cevat Abbas, Samsun'dan Erzurum'a varıncaya kadar Mustafa Kemal'in yazışma işlerini yönetti. Sivas Kongresinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti mensuplarının Meclisi Mebusan seçimlerine girebilmeleri görüşü benimsenince Bolu'dan milletvekili seçildi ve İstanbul'a gitti. Meclisi Mebusan dağıtıldıktan sonra Ankara'ya döndü ve Birinci TBMM'ne Bolu milletvekili olarak katıldı. Erzurum'da istifa etmesiyle son bulan askerlik hayatı, 1920'de yeniden başladı ve yüzbaşı rütbesiyle Kurtuluş Savaşına katıldı. Yozgat Ayaklanmanın bastırılmasında gösterdiği çalışmalarından dolayı kendisine İstiklal Madalyası verildi. Rütbesi 1923'te binbaşılığa yükseltildi. 1924'te kurulan İş Bankasının kurucuları ve hisse sahipleri arasında Cevat Abbas da vardı.

Cevat Abbas Gürer'in 1941 yılına kadar milletvekilliği yaptı. Mustafa Kemal'le ilgili hatıralarını, Ebedi Şef Kurtarıcı Atatürk'ün Zengin Tarihinden Birkaç Yaprak (1939) adlı kitapta topladı. 1943 yılında Yalova'da öldü.



FALİH RIFKI ATAY (1894-1971)


Gazeteci ve yazar. 1894 yılında İstanbul'da doğdu. Fıkra, makale, gezi türlerindeki gazete yazılarıyla ve özellikle Atatürk'ü yakından tanıtan anılarıyla ün kazanan Falih Rıfkı Atay, Kovacılar semtindeki Rehberi Tahsil Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra Hüseyin Cahit'in Yalçın müdürlük yaptığı Mercan İdadisi'nde öğrenimini tamamladı. Darülfünunun Edebiyat bölümünü bitirdi. İdadide edebiyat öğretmeni olan Celal Sahir Erozan ile kendisinden bir ileri sınıfta okuyan Orhan Seyfi Orhon, Falih Rıfkı'nın edebiyat beğenisinin gelişmesine yardımcı oldular. İlk Yazıları, Serveti Fünun dergisinin genç yazarlara ayrılan ek sayfalarında yayımlanan Falih Rıfkı'nın Tecelli(1911) dergisi ile Süleyman Bahri'nin yönettiği Kadın(1912) dergisinde Cenap Şahabettin ile Ahmet Haşim'in eserlerini hatırlatan şiirleri çıktı.

1912'de Tanin gazetesinde düz yazıları yayımlanmağa başladı; İstanbul Mektupları, Edirne mektupları gibi yazıları çıktı. 1913-1914 yıllarında sadaret ve Dahiliye Nazırlığı kalemlerinde çalıştı. Dahiliye Vekili Talat Paşa ile birlikte gittiği Bükreş'ten Tanin gazetesine röportaj yazıları yolladı. Bu dönemdeki yazıları, Türkçülük ve Türkçecilik akımlarının etkisini taşıyordu. I. Dünya Savaşında yedek subay olarak Suriye'ye gitti; 4. Ordu kumandanı Cemal Paşa'nın hususi katipliğini yaptı. Suriye ve Filistin'deki savaş anılarını "Ateş ve Güneş" (1918) kitabında topladı. Cemal Paşa'nın Bahriye nazırı olması üzerine Kalemi Mahsusa müdür yardımcılığına getirildi (1917). Kazım Şinasi Dersan, Necmettin Sadık Sadak, Ali Naci Karacan ile birlikte Akşam Gazetesini çıkarmağa başladı (1918). Bu gazetede Günün Fıkraları başlığıyla sürekli yazılar yazdı. Kurtuluş Savaşını destekleyen etkili yazıları dolayısıyla idam istenerek Kürt Mustafa Divanı Harbi'ne verildi. Fakat İnönü Zaferinin kazanılması üzerine Divanı Harp tutumunu değiştirdiği için idamdan kurtuldu. Kurtuluş Savaşı sona erdiği sırada İzmir'de Atatürk ile görüşmeğe gelen gazeteciler arasındaydı. Atatürk'ün isteği üzerine İkinci Büyük Millet Meclisi'ne Bolu'dan milletvekili seçildi (1922). Daha sonra uzun yıllar Ankara Milletvekili olarak T.B.M.M.'de bulundu. Hakimiyeti Milliye, Milliyet ve Ulus gazetelerinin başyazarlığını yaptı.

Yeni Türk Alfabesinin hazırlanması ve uygulanması sırasında Dil Encümeninde görev aldı. Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın tutumuna şiddetle karşı çıktı. Ulus gazetesinin başyazarlığını yaptığı dönemde Ankara şehir planı jürisinde üyelik ve İmar Komisyonunda başkanlık yaptı. 1946'da çok partili döneme geçildikten sonra Ulus gazetesinde CHP'nin savunuculuğunu sürdürdü. Demokrat Parti'nin 1950'de iktidara geçmesinden sonra Dünya Gazetesini kurarak (1952) muhalefete geçti; yeni iktidara karşı Atatürk devrimlerini savundu.

Falih Rıfkı Atay, sağlam, atak, çekici, anlatımı ve duru Türkçesiyle Cumhuriyet basınının Encümeninde usta kalemlerinden biriydi. Günlük siyasi olayları ele alan başyazı ve fıkraları yanında Ulus ve Dünya gazetelerinde Pazar günleri yayımladığı haftalık yazılarında çok usta bir deneme ve söyleşi yazarı niteliği gösteriyordu. Gezi ve anı türlerinde Cumhuriyet döneminin çok ilginç ürünlerini verdi.

Eserleri: "Eski Saat" (1933), "Niçin Kurtulmamak?" (1953), "Çile" (1955), "İnanç" (1965), "Kurtuluş" (1966), "Pazar" "Konuşmaları" (1966), "Bayrak" (1970), "Ateş ve Güneş" (1918), "Atatürk'ün Bana Anlattıkları" (1955), "Mustafa Kemal'in Mütareke defteri" (1955), "Çankaya" (1961), "Batış Yılları" (1963), "Atatürk'ün Hatıraları" ; "1914-19" (1965), "Atatürk Ne idi?" (1968), "Faşist Roma", "Kemalist Tiran, Kaybolmuş Makedonya" (1930), "Deniz Aşırı" (1931), "Yeni Rusya" (1931), "Moskova-Roma" (1932), "Bizim Akdeniz" (1934), "Taymis Kıyıları" (1934), "Tuna Kıyıları" (1938), "Hind" (1944), "Yolcu Defteri" (1946), "Atatürkçülük Nedir?" (1966), "Roman" (1932).



FETHİ, ALİ OKYAR (1880-1943)


Devlet adamı ve Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurucusu. Pirlepe'de doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Vatan Hürriyet Cemiyeti'nde Mustafa Kemal ile beraber çalışdı. 1908 da Paris'te ateşemiliter olan Fethi Bey, Trablusgarp Savaşı çıkınca Paris'ten ayrıldı, Afrika'da yapılan savaşlara katılmak üzere Trablusgarb'a geçti.

1913'de İttihat ve Terakki Genel Merkezi'ne üye seçilmiş ve Genel Sekreter olmuştur. Aynı yılın son aylarında Sofya'ya elçi olarak tayin edildi. İzzet Paşanın kısa süren Sadrazamlığında Dahiliye Nazırı olarak görev alan Fethi Bey, Damat Ferit Paşa tarafından tutuklandı. Bütün muhaliflerini ortadan kaldırmak isteyen Damat Ferit, Fethi Bey'i Enver, Cemal ve Talat Paşaların kaçmalarına göz yummakla suçlandırmış ve Malta'ya sürgüne göndermiştir. Ancak tutuklanan İngilizler'le değiştirilmek suretiyle 1921 yılında Malta'dan kurtarıldı. Büyük Millet Meclisi tarafından Büyük Taarruzda Dahiliye Nazırı olarak seçilen Fethi Bey, Roma, Paris ve Londra'ya giderek; Yunanlıların Anadolu'dan çekilmelerini sağlayacak bir barış için çalışmıştır. Fethi Bey bu durumu, o sırada taarruz hazırlıklarını tamamlamak üzere bulunan Mustafa Kemal'e bir telgrafla birdirdi. Daha sonra da Ankara'ya döndü. Rauf Orbay'ın Başbakanlık görevinden ayrılması üzerine Başbakan seçildi (4 Ağustos 1923).

Cumhuriyetin ilanı sırasında yaşanan kabine buhranı üzerine Başbakanlıktan ayrıldı. Mustafa Kemal'in Cumhuriyetin ilanına karar verdiği sırada, O'nun yanında bulunmuş ve Mecliste takip edilecek çalışma şeklini beraberce tespit etmişlerdir. Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM Başkanı seçildi. Terakkiperver Fırkanın kurulmasından sonra, Başbakanlıktan ayrılan İsmet İnönü'nün yerine tekrar başbakanlığı seçilen Fethi Okyar, Şubat 1925'te başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında Başbakanlıktan ayrıldı.

Büyükelçi olarak çalıştığı Paris'ten, 1930 yılında dinlenmek için yurda gelen Fethi Okyar'a Mustafa Kemal tarafından yeni bir parti kurması teklifi yapılması üzerine, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Fakat bu parti kapatıldı. Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da çalışmalarına devam eden Fethi Okyar, 12 Mart 1941'de Adliye Vekaleti görevinden ayrılmış ve birkaç yıl sonra 7 Mayıs 1943'de ölmüştür.


FEVZİ, MUSTAFA ÇAKMAK (1856 -1950


Asker ve siyaset adamı. 1856 yılında İstanbul'da doğdu. Anadolu'da kurtuluş kaynaşmaları başladığı sırada, Saray'ın gözde adamları arasındaydı. 1898 yılında kurmay yüzbaşı olarak Akademi'yi bitirdikten sonra, Arnavutluk'ta görev yaptı (1899). Arnavutluk ve Rumeli vilayetleriyle ile ilgili ıslahat kararlarını uygulamakla görevli heyette bulundu (1912); 1917'de Diyarbakır'da tümen komutanlığı; aynı yıl Filistin'de 7. Ordu komutanlığı yaptı. 1918'de Genelkurmay Başkanlığında görevliydi ve Mustafa Kemal'in Samsun'a hareketinden bir gün önce de 1. Ordu müfettişliğine atandı.

1919 yılı başlarında Ali Rıza Paşa Kabinesi'nde Harbiye nazırı oldu. Fevzi Paşa 3 Mayıs 1920'de Kozan milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine katıldı; aynı gün de Milli Savunma Bakanlığına ve İcra Vekilleri heyeti reisliğine getirildi.

1920 sonlarında Erkânı Harbiye'si Umumiye vekil vekiliydi. 1921'de II. İnönü Savaşı'ndan sonra Korgenerallik rütbesiyle Genelkurmay Başkanlığına getirildi. Sakarya Zaferi'nin ardından da Meclis'ten mareşallik rütbesini aldı. İlk yıllarda aynı zamanda milletvekiliydi ama 1925'te askerlikle siyaset arasında bir seçim yapma durumunda kalınca asıl mesleğinde karar kıldı ve 1944 yılında yaş haddinden emekliye ayrılıncaya kadar Genelkurmay Başkanlığında kaldı. En büyük başarısı Atatürk ile İnönü'nün de kesinlikte aynı görüşte olmalarından güç alarak, orduyu siyaset dışında bırakabilmesiydi.

Çakmak, askerlik hayatını iki ayrı döneminde, iki eser yayınladı: "Gorbi Rumeli'nin sureti ziya ve Balkan Harbi'nde Garp cephesi hakkında konferanslar" (1927) ve "Büyük Harbde Şark cephesi hareketleri" (1936).

Mareşal Fevzi Çakmak, 1948'de siyaset sahnesine çıktı ve emekliye ayrılışından sorumlu tuttuğu İnönü'ye karşı çıkmak için DP listesinden İstanbul milletvekili olarak Meclise girdi. Atatürk dönemi bakanlarından Cami Baykut ve Tevfik Rüştü Aras ile birlikte sol eğilimli İnsan Hakları Derneğini kurdu.


HASAN RIZA SOYAK (1888-1970)


Yönetici ve siyaset adamı. 1888 yılında Üsküp'te doğdu. Rüştiye'yi bitirdikten sonra İstanbul'da, Vilayet kaleminde devlet hizmetine girdi; kısa bir süre sonra buradan İstanbul Merkez Komutanlığına bağlı Sıkıyönetim Komutanlığı hatipliğine geçti (1914). Aynı yıl 1. Kolordu Kurmaylığı bürosunda görevlendirildi. I. Dünya Savaşı'nın ilk yılını burada geçirdi ve 1916'da 2. Kolordu Kurmaylığında aynı nitelikte bir göreve nakledildi (1918). Savaşın son iki yılında Harbiye Nezaretinde idi. Hasan Rıza, Ankara'da önce TBMM'ye hatip olarak girdi (1922). Bu görev, kendisini sürekli olarak Mustafa Kemal'in yakınında tutuyordu. Mustafa Kemal, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, kendisini mutemet olarak Çankaya Köşkü'ne aldı (1924). 1927'de özel kalem müdürü, 1932'de genel sekreter vekili, 1934'te de genel sekreter oldu. Genel sekreterliği sırasında bir dönem de Burdur milletvekilliği yaptı.

Hasan Rıza'nın görevleri değişirken aynı kalan bir şey vardı; Mustafa Kemal'in kendisine karşı beslediği güven ve bu güven sebebiyle Mustafa Kemal'in değişmez vekil harçlığı. Bu görevle, Hasan Rıza başından sonuna Mustafa Kemal'in özel hesaplarını tutan ve harcamalarını yapan kişi olarak kalmıştır. 1970 yılında İstanbul'da öldü.



İSMET İNÖNÜ (1884-1973)


1884 yılında İzmir'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamladıktan sonra Mühendishane İdadisini (Askerî Lise) bitirdi.

1903 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1906 yılında Harp Akademisi' nden mezun olarak, ordunun çeşitli kademelerinde görev yaptı.

1910-1913 yılları arasında Yemen İsyanı'nın bastırılması harekâtına katıldı. Bu ve bundan önceki görevlerinde hudut problemleri ve asilerle yapılan anlaşmalarda başarılı hizmetleri ve meslekî özellikleriyle dikkati çekti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'nde Kolordu Komutanı olarak Atatürk'ün emrinde çalıştı ve öğrencilik yıllarından beri devam eden dostlukları ile devletin geleceği hakkında ortak fikirleri gelişti. Suriye Cephesi'nde savaştı; Millî Mücadele sırasında Atatürk'ün en yakın silâh arkadaşı olarak çalıştı. Edirne milletvekilliği ve bakanlık yaptı. Albay İsmet Bey, mebusluk ve bakanlık da uhdesinde kalarak Garp Cephesi Komutanlığı'na getirildi. 25 Ekim 1920'den sonra Batı Cephesi Komutanı olarak Çerkez Ethem isyanını bastırdı. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarını yönetti. Tuğgeneral rütbesine yükseldi.

Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz'dan sonra kazanılan zafer üzerine Mudanya Mütarekesi'nde Büyük Millet Meclisi'ni temsil etti. Lozan Barış Konferansı'na Dışişleri Bakanı ve Türk heyeti başkanı olarak katıldı. 24 Temmuz 1923'te Lozan Andlaşması'nı imzaladı.

Cumhuriyetin ilânından sonra 1923-1924 yıllarında ilk hükûmette Başbakan olarak görev aldı, 1924-1937 yılları arasında bu görevini sürdürdü.

İnönü, Atatürk İnkılâplarının gerçekleşmesinde ve Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerine oturtulmasında Atatürk'ün en yakın mesai arkadaşıydı.

Atatürk'ün ölümünden sonra, 1938 yılında, TBMM tarafından Türkiye'nin ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'yi savaş felâketinin dışında tutmayı başardı. Savaştan sonra çok partili siyasî rejime geçilmesinde en büyük destek oldu. 1950 yılında, yapılan seçimleri kaybettikten sonra, 1960 yılına kadar Ana Muhalefet Partisi Başkanı olarak siyasî yaşamını sürdürdü. 27 Mayıs harekâtından sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi ve 10 Kasım 1961 tarihinde Başbakanlığa atandı.

1965 yılında bu görevden ayrıldıktan sonra milletvekili olarak siyasî yaş. devam etti, 1972'de Parti Genel Başkanlığı ve milletvekilliğinden istifa ederek; ölünceye kadar (25 Aralık 1973) Anayasa gereğince Cumhuriyet Senatosu tabiî üyeliği görevinde bulundu.



İZZETTİN ÇALIŞLAR (1882-1951)


Asker, Kurtuluş Savaşı komutanlarından ve siyaset adamı. 1882 yılında Yanya'da doğdu. İstanbul'da Milli Savunma Bakanlığı Personel Dairesi emrinde çalışmayı reddederek Mudanya'da Milli Mücadele kuvvetlerine katıldığında (1 Temmuz 1920) yarbaydı. O tarihe kadar Üsküp'ten Anafartalar'a uzanan çeşitli yerlerde görev yaptı. Çalışlar, Milli Mücadele'yi yürüten kuvvetlerden 23. Tümen komutanlığına atandı, 20. Kolordu'nun da komutan vekilliğiyle görevlendirildi. Kütahya-Eskişehir, Birinci ve İkinci İnönü ve Sakarya Meydan Savaşları'nda tümen ve grup komutanı olarak bulundu. 1921'de albaylığa, 1922'de generalliğe yükseldi. 1926'da korgeneral oldu. Bu sırada 1. Ordu'ya komuta ediyordu ve bir ara İzmir valiliği ile Askerği Mahkeme üyeliği de ek görev olarak kendisine verilmişti. Çalışlar, 1930'da orgeneralliğe yükseltildikten sonra ordu komutanı olarak 1939'a kadar görevini sürdürdü. Emekliye ayrıldıktan sonra Aydın (1939), Muğla (1940 ve 1943), Balıkesir (1943) milletvekili olarak Meclis'de bulundu. 1951 yılında İstanbul'da öldü



KAZIM KARABEKİR (1882-1948)


Asker, Milli Mücadele kahramanlarından ve siyaset adamı. 1882 yılında İstanbul'da doğdu. İlköğrenimini değişik yerlerde tamamladı. Ortaokul ve liseyi Fatih Askeri Rüştiyesi'nde ve Kuleli Askeri Lisesi'nde okudu. Karabekir, Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile tanıştı.1902'de Harp Okulu'nu, 1905'te Harp Akademisi'ni bitirdi.1909'da İstanbul'da patlak veren 31 Mart Olayı'nı bastırmak üzere buraya gönderilen Hareket Ordusu'nda Mustafa Kemal ile birlikte Kazım Karabekir'de vardı.

Birinci Dünya Savaşı başlarında yarbaylığa yükselen Karabekir, savaş yılları boyunca İran sınırında, Halep'te, Doğu Cephesi'nde, Çanakkale'de bulundu. 1917'de atandığı Diyarbakır'daki 2. Kolordu komutanlığından sonra, Erzincan yakınındaki Kafkas Kolordusu'nun başına getirildi ve bu görevi sırasında Emenileri püskürterek Erzincan ve Erzurum'u geri aldı. Sarıkamış'taki kolordu ile işbirliği yaparak Kars ve Gümrü kalelerinin alınmasında üstün başarı gösterdi. Bunun sonucu olarak da generalliğe yükseltildi.

Karabekir'in hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri Doğu'daki görevine gidişiyle başlar. Asıl başlangıç tarihiyse Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktıktan sonra, kendisiyle temasa geçmesidir. O günden başlayarak Karabekir'in sınıf arkadaşı Mustafa Kemal ile tam bir işbirliği yapacak ve bu beraberlik Kurtuluş Savaşı'nın sonuna kadar sürecektir.

Kazım Karabekir Doğu'da Milli Mücadele'yi sürdürürken Edirne milletvekili olarak birinci Büyük Millet Meclisi üyeleri arasına girdi ve böylelikle siyasi hayata atıldı. 1923 seçimlerinde de İstanbul'dan milletvekili seçildi. Aynı zamanda merkezi Ankara'da olan 1. Ordu'nun komutanlığı görevini aldı. 1.dönem milletvekilliği sırasında pek faal olamayan Karabekir, 1923'ten sonra Parlamento'da sayıları oldukça azalan Mustafa Kemal'in muhalifleri arasında yer aldı. Çok geçmeden de Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez Paşalarla birleşerek Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu (1924) ve bu partinin genel başkanlığını üzerine aldı. Partinin ömrü uzun olmadı ve 1926'da Mustafa Kemal'e karşı yapılan suikast girişiminden sonra kapatıldı. Kazım Karabekir 1948 yılında Ankara'da öldü.


KAZIM ÖZALP (1880-1968)


Devlet adamı. 1880 yılında Köprülü-Yugoslavya'da doğdu. Harp Okulu'nu (1902) ve Harp Akademisi'ni (1905) bitirdi. Selanik'te 36.Alay 2.Bölük komutanlığına atandı. Daha sonra, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne giren Kazım Bey, 31 Mart isyanını bastıran hareket ordusuyla birlikte İstanbul'a geldi (1909). Balkan Savaşından sonra, İstanbul Merkez Komutanlığı yardımcılığına atandı (1913). 1914'te Binbaşı oldu. Van Seyyar Jandarma Alayı komutanıyken(1914), I.Dünya Savaşı'na katılarak Ruslara karşı savaştı. Yunanlıların İzmir'i işgalinde, Balıkesir'deki 61.Tümen komutanlığında görevliydi ve o çevrede Kuvayı Milliye'yi örgütledi. Bu arada Balıkesir Milletvekili olarak TBMM'ye girdi (1920). Meclis tarafından İzmir Şimal Cepheleri komutanlığına atandı. Sakarya Savaşı'na ve Büyük Taarruz'a katılarak 1921'de Tümgeneral, 1922'de Korgeneral oldu. 1922-1924'te Milli Savunma Bakanı, 1924-1935'te Meclis Başkanıydı. Bu arada orgeneralliğe yükseldi (1926). 1935'te ikinci defa Milli Savunma Bakanlığına getirildi. 1943'te CHP Meclis grup başkanvekili oldu. 1950 seçimlerinde Van'dan milletvekili seçildi ve 1954'te siyasi hayattan çekildi.


KILIÇ ALİ (1888-1971)


Asker ve siyaset adamı. Askeri okulu bitirdikten sonra binbaşı rütbesiyle I.Dünya Savaşına katıldı. Kurtuluş Savaşında Maraş, Antep yöresinde milli kuvveti kurmakla görevlendirildi. Karayılan ve Şahin Bey ile birlikte bu bölgede çıkan ayaklanmaları ve Kırşehir isyanını bastırdı. Maraş, Antep ve Urfa'da bulunan Fransız kuvvetlerine karşı yapılan çatışmalardaki başarısı ona, Antep kahramanı olarak ün sağladı. Ağrı isyanı sırasında kurulan İstiklal Mahkemeleri'nde üyelik yapan Kılıç Ali, 1920-1938 yılları arasında Antep milletvekilli olarak TBMM'de bulundu. 1970'de Yeni Türkiye Partisi'nin kurucuları arasında yer aldı. "Hatıralarını anlatıyor" (1955), "Atatürk'ün Hususiyetleri" (1955), "İstiklal Mahkemesi Hatıraları" (1955) adlı kitapları vardır.


MAZHAR MÜFİT KANSU (1873-1948)


Siyaset adamı ve idareci. 1873'de Denizli'de doğdu. Edirne'de gördüğü ilk ve orta öğreniminden sonra Gelibolu'da (1891) ve Edirne İdadisi'nde tarih ve matematik öğretmenliği yaptı. 1897'den sonra idareci olarak görev alan Kansu, Havza, Çorlu, Çisriergene ve İskeçe kaymakamlığında, 1908'den sonra da Gümülcine, Lazistan, Mersin, İzmit ve Balıkesir mutasarrıflıklarında bulundu. İdareciliğinin yanı sıra siyasetle de ilgilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üyeleri arasında yer aldı. 1918'de Rus istilasından yeni kurtulan Bitlis'e vali atandı. Heyeti Temsiliye üyeliğine seçildi. Heyet, Ankara'ya geldiği sırada İstanbul'da son Meclisi Mebusan toplanıyordu. Kansu, Mustafa Kemal'in de isteğiyle İstanbul'a gitti. Felahı Vatan Grubunun çalışmalarına katıldı ve Meclise Hakkari Milletvekili olarak girdi. Heyet adına Vahdeddin ile görüşerek ona Anadolu'ya geçmesini teklif etti. İstanbul işgal edilip Meclisi Mebusan feshedilince, Kansu gemiyle Beyrut'a geçti. Oradan Silifke yoluyla Ankara'ya geldiği zaman TBMM açılmıştı. Hakkari Milletvekili olarak görev aldı. Milletvekilliği dışında Elazığ valiliğine atandı. 1923, 1939 dönemlerinde Denizli Milletvekilliği ve 1925'te Doğu İstiklal Mahkemesinde başkanlık yaptı. 1939-1946'da Çoruh milletvekili olarak siyasi hayatını sürdürdü. Mustafa Kemal'in Milli Mücadele döneminde ve Cumhuriyet yıllarından olan Kansu'nun "Erzurum'dan ölümüne kadar Atatürk'le beraber" adıyla 4 Mart 1948'den Son Telgraf gazetesinde yayımladığı anıları, 1966'da Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt olarak basıldı. 1948 yılında İstanbul'da öldü.


MUSTAFA CANTEKİN (1878-1955)


Doktor ve siyaset adamı. 1878'de Çorum'da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi'nde okurken siyasetle ilgilendiği için kalebent olarak üç yıllığına Şam'a sürüldü. Burada, İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla Şam'a atanan Mustafa Kemal ile tanıştı. Dostlukları hemen o gün başladı. Mustafa Efendi'nin kitapları ilk bakışta Mustafa Kemal'in dikkatini çekti.

İki Mustafa'nın dostluğu hızla gelişti ve çok geçmeden kendilerine katılan, genç subaylardan, Kırşehirli Lütfi Müfit (Özdeş) Efendiyle birlikte gizli Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdular.

Sürgünden döndükten sonra öğrenimini tamamladı. Kurtuluş Savaşı başlarında Mustafa Kemal'in yanında yer aldı. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kırşehir milletvekili olarak girdi. 1950'ye kadar da sürekli olarak Meclis'te kaldı. Milletvekilliğinin sürdüğü yıllarda bir ara da Afyon Askeri Hastanesinin başhekimliğini yaptı. Savaş yaralılarını kurtarmak için çaba gösteren Mustafa Efendi, 1955 yılında Ankara'da öldü.



MUSTAFA NECATİ (1894-1929)


Devlet adamı. 1894 yılında İzmir'de doğdu. İstanbul Hukuk Okulu'nda okudu. İzmir Öğretmen okulunda kısa bir süre öğretmenlik, Özel Şark okulunda müdürlük yaptı (1915-1918). Avukatlık yaptı. İzmir, Yunanlılar tarafından 15 Mayıs 1919'da işgal edilince, Balıkesir Cephesindeki çete savaşlarına katıldı. Anzavur kuvvetlerine karşı, Kuvayı Milliye komutanı olarak savaştı. Yunanlılara karşı girişilen savaşlarda da bulundu. Balıkesir'de, İzmir'e Doğru gazetesinde Milli Kurtuluş Savaşını destekleyen yazılar yazdı. Saruhan Milletvekili oldu (1920). İstiklal Mahkemesi başkanlığı yaptı. Millet Meclisi'nin ikinci dönemine, İzmir Milletvekili olarak girdi. Mübadele ve İmar ve İskan bakanlığına (1923) daha sonra da Adliye bakanlığına getirildi (1924). İki yıl kadar Öğretmenler Birliği başkanlığında bulundu. 1925 yılından, ölünceye kadar da Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekilliği) yaptı. Hayatının en önemli ve en etkili görevi budur. 1929'da Ankara'da öldü.



MUZAFFER KILIÇ (1897-1959)


Mustafa Kemal'in yaveri. 1897'de İstanbul'da doğdu. Harp Okulu'nu, topçu teğmeni olarak bitirdi. Galiçya Cephesi'nden sonra Filistin'de 7. Ordu Müfettişliği yaverliği yaptı ve bu sırada 7. Ordu'yu komuta eden Mustafa Kemal'in karargahına geçti. Kumandanın emir subayı oldu. Bu beraberlik 1930 yılına kadar sürdü. Erzurum ve Sivas kongrelerinde, Heyeti Temsiliye çalışmalarında Mustafa Kemal'in sivil karargahında kaldı. Ankara'ya geldikten sonra görevini sürdürdü.

Muzaffer Kılıç, Cumhuriyet'in ilanından sonra, baştan beri Mustafa Kemal'in yanındaki diğer subaylarla birlikte, terfi etti ve yüzbaşı oldu. Çankaya Köşkü'ndeki görevini aksatmadan, Ankara Hukuk Mektebi'ne girdi ve 1928'de mezun oldu. Kısa bir süre sonra da iş hayatına atıldı. Ticaretle uğraştı. Bir nebati yağ fabrikası kurdu. Bu arada İstanbul Şehir Meclisi üyeliğine seçildi ve uzun yıllar burada kaldı. Aynı zamanda Ankara Anonim Türk Sigorta Şirketi'nin yöneticiliğini üstlendi. 1939'da bir dönem Giresun milletvekilliği yaptı.

1959'da özel işlerini izlemek için Ankara'ya giden Muzaffer Kılıç Kızılay'da, sokakta geçirdiği bir kalp krizi sonunda öldü.



MÜFİT ÖZDEŞ (1874-1940)


Asker ve siyaset adamı. 1874 yılında Kırşehir'de doğdu. Harp Akademisindeyken çöküşe hızla yaklaşan Osmanlı İmparatorluğunun kaderini değiştirmenin yollarını arayan genç subaylar arasında idi. Hürriyetçi görüşleri benimsemiş olan Mustafa Kemal ve Ali Fuat Cebesoy gibi subaylarla yakın ilişkiler kurdu. Bu arkadaşları ile birlikte gizli bir gazete çıkarma çabası içine girdi.

Girişimin cezası korktuğundan hafif oldu ve rütbesinin geri alınmasını beklerken, sürgün niteliğinde bir atanma emri aldı. Mustafa Kemal ile birlikte Şam'a gönderildi.

İstanbul'da başlayan dostluk Şam'da daha koyulaştı. Mustafa Kemal ile hemen her vakit beraber idiler. Çok geçmeden sürgünde tanıştıkları, tıp öğrencisi Mustafa Efendi, düşüncelerine yeni unsurlar ekledi. Aslında o da siyasetle ilgilendiği için İstanbul'dan uzaklaştırılmıştı.

Çok geçmeden bu üç arkadaş düşüncelerini gerçekleştirmek için bir örgüt meydana getirmeye karar verdiler ve Vatan ve Hürriyet Cemiyetini kurudular. Gizli cemiyetin karargahı tıp öğrencisi Mustafa Efendinin dükkanıydı. Lütfi Müfit, Milli Mücadelenin başından itibaren eski arkadaşı Mustafa Kemal'in yanında yer aldı. Kurtuluş savaşının sonuna kadar cephelerde savaştı. Savaşın sonunda Binbaşılıktan emekliye ayrılarak Meclise girdi ( 1923). 1939'a kadar Milletvekilliği yaptı. Bu süre içinde bir ara Şehremaneti müfettişliği yapan Lütfi Müfit 1940'da İstanbul'da öldü.



NURİ MEHMET CONKER (1882-1937)


1882 yılında Selanik'de doğdu. 1902'de Harbiye'yi, 1905'de Harp Akademisi'ni bitirdi. Atatürk'ün çocukluk ve silah arkadaşıdır. Conker Selanik'te 3. Ordu'da, Hareket Ordusu'nda, Arnavutluk Harekatında, Afrika'da Trablusgarp ve Bingazi muharebelerinde, Anafartalar'da ve Conkbayırı muharebelerinde, doğuda Muş Cephesinde bulundu. İleri saflarda yer aldığı Bolayır ve Conkbayırı muharebelerinde yaralandı.

Nuri Conker, 1920 Haziranında Ankara'ya gelerek Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce TBMM tarafından basın ve istihbarat müdürlüğü görevi, bir süre sonra da Ankara bölge komutanlığı verildi. Kısa bir süre de Ankara valiliği yaptı. 1921 Mart ayı için de bazı satın alma işleri için Almanya'ya gönderildi; Eylül 1920, Mart 1921 tarihlerinde 41. Tümen komutanlığı ve aynı zaman da Adana Valiliği görevini yürüttü.

1921 yılında kendi isteğiyle emekli olan Conker, 1925-1927 yılları arasında Kütahya Milletvekilliği, 1932-35 yılları arasında da Gaziantep milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi başkan vekilliği yaptı. Conker'in "Zabit ve Komutan" adlı bir eseri vardır. 1937 yılında Ankara'da öldü.



ÖMER NACİ (1878-1916)


1878 yılında İstanbul'da doğdu. Bursa'daki Işıklar Askeri Lisesi'nde okurken hocaları da, arkadaşlarının hemen hepsi de kendisinin geleceğin başarılı bir askeri değil de güçlü bir şair ve ateşli bir hatip olarak görüyorlardı. Çok okuyordu, okuduklarının çoğu Namık Kemal'in, Tevfik Fikret'in şiirleri ve Jön Türklerin gizli yayınlarıydı. Bu yüzden de sık sık başı derde giriyordu. Bunun sonucu olarak Bursa'daki öğrenim yıllarında izin zamanlarını okulun cezaevinde geçiriyordu.

Okuldan kovulmasının düşünüldüğü bir sırada bir hocasının arka çıkmasıyla1895 yılında Manastır İdadisi'ne sürüldü. Ne var ki Ömer Naci'nin bu yeni okulda ilk ilgilendiği kişilerden biri de o tarihlerde aynı okulda okuyan Mustafa Kemal oldu. Ömür boyu sürecek bir dostluk hemen o günlerde başladı. Ömer Naci güzel konuşmasıyla Mustafa Kemal'i etkiledi. Ömer Naci Subay çıktıktan sonra İttihat ve Terakki Fırkasına girdi; burada yönetim kurulu üyeliğine kadar yükseldi; İttihat ve Terakkicilerin hükümeti ele geçirmelerini sağlayan Babıali Baskınını düzenleyenlerin başında o vardı. Subay olarak Kafkas Cephesinde, İran'da bulundu. Buralarda Teşkilatı Mahsusa görevlisi olarak baskınlar düzenledi, çete savaşları vardı. 1916 yılında Kerkük'te bulunduğu bir sırada Tifüse yenildi ve öldü.


RAUF, HÜSEYİN ORBAY (1881-1964)


Rauf Orbay 1881 yılında İstanbul'da doğdu. Milli Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçtiğinde imparatorluğun hemen her yanına ün salmış milli kahramanlardan biriydi. Bahriye Mektebi'ni bitirmiş, Balkan Savaşı sırasındaki deniz savaşlarında büyük başarılar göstermiş ve bu nedenle "Hamidiye Kahramanı" ünvanını kazanmıştı. İzzet Paşa kabinesinde Bahriye nazırlığı yaptı, bütün bu parlak başarıların sonunda Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş belgesi olan Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kaldı. Malta sürgününden dönen Rauf Orbay 1921'de Ankara'ya gittiğinde kendisine Nafia vekilliği verildi. Bakanlıktan ayrıldığı yıl Meclis ikinci başkanlığına seçildi, 1922-1923 arasında bir kaç ay Başbakanlık yaptı. 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulduğunda Rauf Orbay, daha önce İkinci Grupta başlattığı muhalefetini bu toplulukta sürdürmeyi daha uygun buldu. 1942-1944 yılları arasında Türkiye'nin Londra büyükelçisi oldu. Rauf Orbay 1964 yılında öldü.



REFET BELE (1881-1963)


Refet Bele 1881 yılında İstanbul'da doğdu. 1899 yılında Harp Okulu'nu, 1912'de Harp Akademisi'ni bitirdi. Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin Cephesi'nde İkinci Gazze Muharebesi'nde başarı sağladı. Milli Mücadele ve Kurtuluş Savaşı'ndaki görevi, Mustafa Kemal ile birlikte Samsun'a çıkışıyla başladı. Refet Bey, merkezi Sivas'ta bulunan ve Mustafa Kemal'in müfettiş olarak görevlendirildiği 3. Ordu'ya bağlı, 3. Kolordu komutanlığına atandı. Erzurum Kongresi'ne ve Samsun delegesi olarak Sivas Kongresi'ne katıldı. Aydın ve çevresinde ayaklanmalar başlayınca burada görevlendirildi. Daha sonra Çerkez Ethem Ayaklanması'nı bastırdı. Bu arada generalliğe yükseltilerek Dahiliye vekilliğine ve Batı Cephesi komutanlığına atandı. 1922'de Doğu Trakya'yı geri almakla görevlendirildi.

Cumhuriyet' in ilânından sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na girdi. 1926 yılında milletvekilliğinden ve askerlikten ayrılan Refet Bele, 1935-1939 ve 1946-1950 tarihlerinde İstanbul milletvekili seçildi.



RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN (1892-1959)


Ruşen Eşref Ünaydın 1892 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Sultanisini ve Edebiyat Fakültesini bitirdi. Askeri Baytar Alisi'nde, Darülmuallimini Aliyde, Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaptı. Yazarlık hayatına 1914'te mütercimlikle başladı. 1918'de Yeni Gün muhabiri olarak Kafkasya'ya, Tasviri Efkar muhabiri olarak Sivas'a gitti. Dergi ve gazetelerde mülakat ve gezi türünde yazıları yayımlandı. 1920'de Anadolu hükümetinin çağrısı üzerine İnebolu yoluyla Ankara'ya gitti; Türk Kurtuluş Savaşına katıldı. 1922 yılında Buhara elçiliği başkatibi oldu. Lozan Konferansında matbuat müşavirliği yaptı. TBMM ikinci döneminde Afyonkarahisar Milletvekili seçildi. Riyaseti Cumhur Umumi Katipliğinde, Tiran, Atina, Budapeşte elçiliğinde ve Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliğinde bulundu. 1952'de emekliye ayrıldı. "Servet-i Fünun", "Donanma", "Tedrisat", "Türk Yurdu" ve "Yeni Mecmua"da yayımladığı mülakat, mensur şiir ve hatıra türünde yazılarıyla tanındı. Mustafa Kemal Paşa'nın yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa'yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlüdür.



SALİH BOZOK (1881-1941)


Salih Bozok 1881'de Selanik'te doğdu. Mustafa Kemal ile önce mahalle, daha sonra da okul arkadaşlığı daha başlangıçta kaderini çizmiş oldu. İkisi de aynı okullarda okuduktan sonra aynı yıl Harp Okulunu bitirdiler. Salih Efendi jandarma sınıfına seçilmişti. Mustafa Kemal ise Akademiye devam edecek, kurmay olacaktı. Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi başlatmak üzere Anadolu'ya geçmeden önce ve Suriye Cephesi'nde bulunduğu sırada Salih Efendi'yi başyaver olarak yanına getirtti. Sürekli beraberlik böyle başladı ve Salih Bey yarbaylıktan emekliye ayrıldıktan sonra bile Mustafa Kemal'in yakınında kaldı.

Yüzbaşı Salih, Mustafa Kemal'in yanında, Heyeti Temsiliye'de görevli olarak Ankara'ya gitti. Mustafa Kemal Meclis Başkanı iken o da Meclis Başkanı başyaveriydi. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçilince yarbay Salih de Cumhurbaşkanlığı başyaveri oldu. Yarbay rütbesinde ordudan istifa ettiğinde önce, o zamanki adı Bozok olan Yozgat'tan milletvekili seçildi; milletvekilliği 1939 seçimlerine kadar her dönemde yenilendi; bu arada Mustafa Kemal'in sofrasındaki yerini ve çevresindeki görevini de muhafaza ediyordu. Salih Bey bu dönemde İş Bankası'nın kurucuları ve hissedarları arasında yer aldı. Mustafa Kemal'in ölümüyle Salih Bozok'un dünyası da yıkılmış oldu. Milletvekilliği sürdüğü halde sağlık durumundan şikayet ederek Yalova'ya çekildi ve


TEVFİK RÜŞTÜ ARAS (1883-1972)


Tevfik Rüştü Aras 1883 yılında Çanakkale'de doğdu. Beyrut Tıbbiyesi'ni bitirdi ve doktor olarak İzmir, Selanik ve İstanbul'da çeşitli görevlerde bulundu. İttihat ve Terakkiye girdi. Selanik'te Mustafa Kemal ile yakın arkadaş oldu. 1918'de Meclisi Ali-i Sıhhi (Yüksek Sağlık Kurulu) üyesiydi. 1920 yılında Ankara'da TBMM açıldıktan sonra Muğla'dan (müstakil Menteşe livası) milletvekili seçildi. İlk dönemde Kastamonu İstiklal Mahkemesi üyeliğine getirildi. 1920 sonbaharında, Türkiye Komünist Fırkası'nın kurucuları arasına girdi. TBMM Hükümeti'nin Rus Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne ilk büyükelçi olarak gönderildiği Ali Fuat Paşa(Cebesoy) delegasyonu ile Moskova'ya gitti. 1923'ten 1939'a kadar İzmir milletvekilliğinde bulundu.

4 Mart 1925'te Takriri Sükun Kanunu'ndan sonra kurulan İsmet Paşa(İnönü) Kabinesi'nde Hariciye Vekili oldu. Atatürk'ün ölümüne kadar kurulan bütün kabinelerde bu görevi sürdürdü. Dışişleri komiseri Litvinov'un davetlisi olarak üç kere Rusya'ya gitti. 1926'da Odesa'da 1930 da ve 1937'de Sovyet ileri gelenleriyle Moskova'da görüşmeler yaptı. 1939'da Londra Büyükelçiliğine atandı ve üç buçuk yıl İngiltere'de kaldı. 1943'te emekli oldu. Savaşın sonlarında İstanbul basınında (Özellikle Tan gazetesinde) yazılar yazdı. Demokrat Partinin kuruluş mücadelesini destekledi. 1952-1959 yıllarında İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı.

Tevfik Rüştü Aras'ın Dışişleri bakanlığı sırasında verdiği söylevleri Numan Menemencioğlu tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmiştir. "Lozan'ın İzlerinde On Yıl" (1937, Fransızcası; 10 ans surles traces de Lausanne), Uluslararası Diplomasi Akademisi tarafından yayımlanan "Diplomasi Sözlüğünde" (Dictionnaire diplomatigue) Türkiye'nin Dış Politikası (Lapolitigue exterieure de la Turguie) maddesini de Tevfik Rüştü yazmıştır. Günlük basında çıkan yazılarının güncel olmayanlarını "Görüşlerim" (1945 ve 1963) adlı iki cilt kitapta toplayan Tevfik Rüştü Aras, 1972 yılında İstanbul'da öldü.



YUNUS NADİ ABALIOĞLU (1880-1945)


Gazeteci Yunus Nadi Abalıoğlu 1880 yılında Fethiye'de doğdu. Abalızade Hacı Halil Efendi'nin oğlu olan Yunus Nadi, ilköğrenimini Fethiye'de yaptı, Rodos adasında Süleymaniye Medresesinde, İstanbul'da Galatasaray Sultaniyesinde okudu. Sonra Hukuk Mektebine devam etti. 1900'da Malümat gazetesinde çalışmaya başladı. 1910'da İttihat ve Terakki Cemiyetinin çıkardığı Rumeli gazetesinin başyazarı oldu. 1911'de Meclisi Mebusan'a Aydın milletvekili olarak katıldı. 1918'de İstanbul'da Yenigün gazetesini kurdu. 1920'de Muğla Milletvekili olarak TBMM'ne girdi. 1924'te İstanbul'da Cumhuriyet gazetesini kurdu ve ölümüne kadar başyazarlığını yaptı. TBMM'nin 6. dönemine kadar Muğla Milletvekilliğini yapan Abalıoğlu, 28 Mart 1945'te tedavi için gittiği Cenevre'de öldü.

Anıları

Yugoslav Kralı müteveffa Aleksandr, Balkan Atlantı'nın imzasını takip eden günlerde memleketimize gelmişti. Atatürk'le sohbeti sırasında, şahsına ve Türk Milleti'ne karşı duyduğu yakınlığı ve iyi hisleri ifade için dedi ki:

"-Cihan Harbini takip eden mütareke günlerinde, İtilaf devletleri Yunanistan'dan evvel Türkiye'yi işgali bana teklif etmişlerdi. Fakat hiç tereddüt etmeden bu teklifi reddettim, bunun üzerine Yunanlıları tercihe mecbur kaldılar."

Mustafa kemal muhatabının sözlerini sükunetle dinledi ve birden yerinden kalkıp, muhatabını şaşkınlık içinde bırakarak elini sıktı:

"-Size ve milletinize geçmiş olsun Ekselans..." dedi.

Ve anlatmak istedi ki, Türk topraklarına saldıran kim olursa olsun akibeti değişmeyecekti!

***

Daha sonra, kalb-i alakası uğruna taç ve tahtını terkederek, İngiltere Krallığı makamını terkedip Windsor Dük'ü olarak kalmayı tercih eden İngiltere Kralı Sekizinci Edward da Atatürk'ün misafiri olmuştu. Neşeli bir akşam yemeğini takip eden sohbet sırasında, mevzu, Türk ordusunun savaş gücüne intikal etti. İngiliz hakikatçiliği ile, Mustafa Kemal'in ne eşşiz bir kumandan olduğunu bilen misafiri, Atatürk'e o tarihte bir milyonluk insan gücü olan Türk ordusunun iki milyonla harp sahnesine çıkmasının, dünya barışı için "Ne güvenilecek kuvvet..." olduğunu söyledi. Atatürk'ün "iki milyon"u "bir milyon" olarak nezaketle tashihini de şu hayranlık duygusuyla tamamladı:

"-Evet Atatürk... Bir milyon Türk ordusu, bir milyon da şahsen siz. Ben tahminimde hata etmedim."

Başkumandanlık yıllarını hatırlayan Gazi, atavik gururu dünyaca malum olan haşmetli misafirinin bu nazik esprisinden elbette çok mütehassis olmuştu. Fakat ona Türk ordusu ve bilhassa hayatında en sevdiği varlık olan Mehmetçik için daha aydınlık bir fikir vermek istedi:

"- Eğer, yurt ve dünya sulhü ve insanlık hürriyetleri için bir kuvvet dengesi olarak ihtiyaç olursa, bizim ordumuzun her ferdini bana layık gördüğünüz ölçü içinde ölçebilirsiniz."

Yani bir milyon kere bir milyonluk bir kuvvet... Milletinin kıymeti için böylecesine sonsuz güven sahibi idi.

"Bir Türk dünyaya bedeldir." , "Ne mutlu Türk'üm diyene!" hükümlerinde asla "politika" kokmaz. Bu daha çok milletinin aslında var olan hasletlerini devrin bilgi ve tekniği ile cihazlamak hasretini, kendisinden sonra geleceklere inandırmak duygusunun ifadesi idi.

Anıtkabir

Türk Kurtuluş Savaşı'nın ve Türk İnkılâplarının büyük önderi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün, Türk vatanının bağımsızlığını kazanması için giriştiği savaş ve Türk milletini çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırmak amacıyla gerçekleştirdiği inkılâplarla geçen yaşamı 57 yıl sürmüş ve Büyük Önder 10 Kasım 1938'de ebediyete intikal etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye'yi bütün kurumları ile çağdaş uygarlığın bir üyesi yapan, insanlık tarihine mal olmuş büyük bir önderdir. O'nun yüceliğini her yönüyle temsil edecek, ilke ve inkılâpları ile çağdaşlaşmaya yönelik düşüncelerini yansıtacak bir anıtmezar yapma fikri, Atatürk'ü kaybetmenin derin hüznü içindeki Türk milletinin ortak isteği olarak belirmiş ve yapımına karar verilmiştir.

RASATTEPE (ANITTEPE)

Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin ismi Rasattepe idi.

Bu tepede, M.Ö 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkarılan eserler, Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.

ANITKABİR'İN İNŞAASI

Anıtkabir projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırılma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir'in inşaatı ise 9 Ekim 1944'de görkemli bir temel atma töreni ile başladı. Anıtkabir'in inşası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır.

Birinci Kısım İnşaat: 1944-1945
Toprak seviyesi ve aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 Ekim 1944'te başlamış ve 1945'te tamamlanmıştır.

İkinci Kısım İnşaat: 1945-1950
Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 Eylül 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu aşamada inşaatın kâgir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması göz önünde tutularak, anıt kütlesinin "temel projesinin" hazırlanması kararlaştırılmıştır. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlanmış ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğinde betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına gelmiştir.

Giriş kuleleri ile yol düzeninin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlanmıştır.

Üçüncü Kısım İnşaat: 1950
Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, aslanlı yol, tören meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması, lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu.

Dördüncü Kısım İnşaat: 1950-1953
Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise şeref holü döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve şeref holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaat 20 Kasım 1950'de başlamış ve 1 Eylül 1953'te bitirilmiştir.

"Anıtkabir Projesi"nde mozolenin kolonat üstünde yükselen tonoz bir bölüm vardı. 4 Aralık 1951 tarihinde hükümet, şeref holünün 28 m.lik yüksekliğinin azaltılması ile yapının daha çabuk bitirilmesinin mümkün olup olmadığını mimarlara sordu.

Mimarlar yaptıkları çalışmalar sonunda şeref holünü taş bir tonoz yerine, bir betonarme tavan ile örtmenin mümkün olduğunu bildirdiler. Böylece tonoz yapının zemine vereceği ağırlık ve bunun doğuracağı teknik mahzurlar da ortadan kalkıyordu.

Anıtkabir yapımında beton üzerine dış kaplama malzemesi olarak kolay işlenebilen gözenekli, çeşitli renklerde traverten, mozole içi kaplamalarında ise mermer kullanılmıştır.

Heykel grupları, aslan heykelleri ve mozole kolonlarında kullanılan beyaz travertenler Kayseri Pınarbaşı İlçesi'nden, kulenin iç duvarlarında kullanılan beyaz travertenler ise Polatlı ve Malıköy'den getirilmiştir. Kayseri Boğazköprü mevkiinden getirilen siyah ve kırmızı travertenler tören meydanı ve kulelerin zemin döşemelerinde, Çankırı Eskipazar'dan getirilen sarı travertenler zafer kabartmaları, şeref holü dış, duvarları ve tören meydanını çevreleyen kolonların yapımında kullanılmıştır.

Şeref holünün zemininde kullanılan krem, kırmızı ve siyah mermerler Çanakkale, Hatay ve Adana'dan, şeref holü iç yan duvarlarında kullanılan kaplan postu Afyon'dan, yeşil renk mermer Bilecik'ten getirilmiştir. 40 ton ağırlığındaki yekpare lahit taşı Adana'nın Osmaniye İlçesi'nden, lahitin yan duvarlarını kaplayan beyaz mermer ise Afyon'dan getirilmiştir.

ANITKABİR'İN MİMARİ ÖZELLİKLERİ

Türk mimarlığında 1940-1950 yılları arası, "II. Ulusal Mimarlık Dönemi" olarak adlandırılır. Bu dönemde daha çok anıtsal yönü ağır basan, simetriye önem veren, kesme taş malzemenin kullanıldığı binalar yapılmıştır. Anıtkabir bu dönemin özelliklerini taşımaktadır.

Bu dönem özellikleri ile birlikte Anıtkabir'de Selçuklu ve Osmanlı mimari özelliklerine ve süsleme öğelerine sıkça rastlanır.

Örneğin dış cephelerde, duvarların çatı ile birleştiği yerde kuleleri dört yandan saran Selçuklu taş işçiliğinde testere dişi olarak adlandırılan bordür bulunmaktadır. Ayrıca Anıtkabir'in bazı yerlerinde (Mehmetçik Kulesi, Müze Müdürlüğü) kullanılan çarkıfelek ve rozet denilen taş süslemeler Selçuklu ve Osmanlı sanatında da göze çarpmaktadır.

Bütün bu özellikleriyle yapıldığı dönemin en iyi örneklerinden biri olan Anıtkabir yaklaşık 750.000 m² lik bir alanı kaplamakta olup, Barış Parkı ve Anıt Bloku olarak iki kısma ayrılır.

A- BARIŞ PARKI

Anıtkabir; Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir.

Afganistan, A.B.D., Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48.500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır.

B- ANIT BLOKU

Anıtkabir Anıt Bloku üç bölümden oluşmaktadır.


1- Aslanlı Yol
2- Tören Meydanı
3- Mozole


Anıtkabir'e Tandoğan kapısından girildiğinde Barış Parkı içerisinde uzanan yoldan Aslanlı Yol başındaki 26 basamaklı geniş merdivenlere ulaşılır. Merdivenin hemen başında karşılıklı olarak istiklal ve hürriyet kuleleri yer alır.

Anıtkabir yapı topluluğu içinde, simetri gözetilerek yerleştirilmiş olan on adet kule vardır. Bu kulelere ulusumuzun ve devletimizin oluşumunda büyük tesirleri olan yüce kavramları temsil eden isimler verilmiştir. Kuleler, plan ve yapı bakımından birbirinin benzeridir. Kareye yakın 12 x14 x7,20 m. boyutlarında dikdörtgen plan üzerine kurulmuş olan kulelerin üzeri piramit biçiminde çatılarla örtülüdür. Çatıların tepelerinde, eski Türk çadırlarında görülen tunç mızrak ucu vardır. Eski Türk kilim desenlerinden alınmış geometrik süslemeler, fresk tekniğinde uygulanmıştır.

Ayrıca kulelerin iç duvarlarında, o kulenin ismiyle ilgili bir kompozisyon ve Atatürk'ün özlü sözleri bulunmaktadır.

İSTİKLAL KULESİ

Aslanlı yolun sağ başındaki İstiklal Kulesi'nin iç duvarlarında bulunan kabartmada, ayakta duran ve iki eliyle kılıç tutan bir gencin yanında bir kaya üzerine konmuş kartal figürü görülmektedir. Kartal, mitolojide ve Selçuklu sanatında gücün, istiklâl ve bağımsızlığın sembolü olarak tasvir edilmiştir. Kılıç tutan genç ise istiklali savunan Türk milletini temsil etmektedir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.

Ayrıca kule duvarlarında yazı bordürü olarak Atatürk'ün istiklalle ilgili şu sözleri yer almaktadır:

"Ulusumuz en korkunç yok oluşla son buluyor gibi görünmüşken, tutsak edilmesine karşı evladını ayaklanmaya davet eden atalarının sesi, kalplerimiz içinde yükseldi ve bizi son Kurtuluş Savaşı'na çağırdı." (1921)

"Hayat demek savaşma, çarpışma demektir. Hayatta başarı kesinlikle savaşta başarı kazanmakla mümkündür." (1927)

"Biz hayat ve bağımsızlık isteyen ulusuz ve yalnız ve ancak bunun için hayatımızı hiçe sayarız." (1921)

"İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir prensip yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin gelecekteki çocukları, bunu bir an hatırdan çıkarmamalıdırlar." (1927)

"Bu ulus bağımsızlıktan yoksun olarak yaşamamıştır, yaşıyamaz ve yaşamıyacaktır, ya istiklal ya ölüm." (1919)

Kulenin içinde ise Anıtkabir maketi ile Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.

HÜRRİYET KULESİ

Aslanlı Yol'un sol başında bulunan Hürriyet Kulesi içindeki kabartmada; elinde kağıt tutan melek figürü ile meleğin yanında şaha kalkmış bir at tasvir edilmiştir. Melek figürü bağımsızlığın kutsallığını, elindeki kağıt "Hürriyet Beyannamesi"ni sembolize etmektedir. At figürü ise hürriyet ve bağımsızlık sembolüdür. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.

Kule duvarlarında Atatürk'ün hürriyet ile ilgili şu sözleri yazılıdır.

"Esas, Türk ulusunun saygın ve onurlu bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir işleme hak kazanamaz." (1927)

"Bence, bir ulusta şerefin, onurun, namusun ve insanlığın sürekli olarak bulunabilmesi kesinlikle o ulusun özgürlük ve bağımsızlığına sahip olabilmesiyle mümkündür."

"Özgürlüğün de, eşitliğin de, adaletin de dayandığı ulusal egemenliktir."

"Bütün tarihsel yaşantımızda özgürlük ve bağımsızlığa sembol olmuş bir ulusuz."

Kule içinde Anıtkabir'in inşaat çalışmalarını gösteren fotoğraf sergisi ve inşaatta kullanılan taş örnekleri bulunmaktadır.

KADIN HEYKEL GRUBU

İstiklal kulesinin önünde, ulusal giysiler giymiş üç kadından oluşan bir heykel grubu vardır. Bu kadınlardan kenarlardaki ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinin meydana getirdiği çelenk bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Soldaki kadın, ileri uzattığı elindeki kapla Atatürk'e tanrıdan rahmet dilemekte, ortadaki kadın eliyle yüzünü kapamış ağlamaktadır.

Bu üçlü grup, Türk kadınlarının Atatürk'ün ölümünün derin acısı içinde bile gururlu, ağırbaşlı ve azimli oluşunu dile getirmektedir. Heykel grubu Hüseyin Özkan'ın eseridir.

ERKEK HEYKEL GRUBU

Hürriyet Kulesi'nin önünde üç erkekten oluşan heykel grubu vardır. Sağdaki erkek başında miğferi ve kalın kaputu ile Türk askerini temsil ederken, onun yanında elinde kitabı ile Türk gençliğini ve aydın insanı, biraz gerisinde ise yerel kıyafetlerle Türk köylüsü temsil edilmiştir. Her üç heykelin yüzünde derin acı ile Türk milletinin kendine özgü ağırbaşlılığı ve yüksek irade gücü dile getirilmiştir. Heykel grubu, Hüseyin Özkan'ın eseridir.

ASLANLI YOL

Ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmış olan 262 m. uzunluğundaki yolun iki yanında oturmuş pozisyonda 24 aslan heykeli bulunmaktadır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihine verdiği önem sebebiyle, Anadolu'da uygarlık kuran Hititlerin sanat üslubu ile yapılan aslan heykelleri kuvvet ve sükuneti temsil etmektedir. Heykeller Hüseyin Özkan'ın eseridir.

TÖREN MEYDANI

Aslanlı yolun sonunda yer alan tören meydanı 129 x84,25 m. boyutlarındadır. 15.000 kişi kapasiteli bu alanın zemini; siyah, kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlardan oluşan 373 adet halı ve kilim deseniyle bezenmiştir.

MEHMETÇİK KULESİ

Aslanlı yolun bitiminde sağda Mehmetçik Kulesi yer almaktadır. Kulenin dış yüzeyinde yer alan kabartmada; cepheye gitmekte olan Mehmetçiğin evinden ayrılışı ifade edilmektedir. Bu komposizyonda, elini asker oğlunun omuzuna atmış onu vatan için savaşa gönderen hüzünlü, fakat gururlu anne tasvir edilmiştir. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.

Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Mehmetçik ve Türk kadınları hakkında söylediği özlü sözler yer almaktadır:

"Kahraman Türk eri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış, yeni bir ülke ile savaşmıştır." (1921)

"Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir ulusunda Anadolu köylü kadının üstünde kadın çalışmasından söz etmek imkânı yoktur." (1923)

"Bu ulusun çocuklarının özverileri, kahramanlıkları için ölçü birimi bulunamaz."

Kulenin içinde; Anıtkabir ve Atatürk ile ilgili çeşitli kitaplar ve hediyelik eşyalar ziyaretçilere sunulmaktadır.

ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ

Mehmetçik ve Zafer kuleleri arasında yer alan; müze, kitaplık ve Kültürel Faaliyetler Müdürlüğü'nün içindeki birimde "Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi" bulunmaktadır. Atatürk, milli mücadele ve inkılâplar konulu Türkçe ve yabancı dillerde kitapların bulunduğu bir "İhtisas Kütüphanesi" olarak, her kesimden araştırmacı ve okuyucuya hafta içi 09.00-12.30 / 13.30-17.00 saatleri arasında hizmet vermektedir.

ZAFER KULESİ

Kulenin duvarlarında Atatürk'ün en önemli üç zaferinin tarihi ve zaferle ilgili özlü sözleri yazılıdır.

Kule içinde Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938'de İstanbul Dolmabahçe Sarayı'ndan alarak Sarayburnu'nda donanmaya teslim eden top arabası sergilenmektedir.

İSMET İNÖNÜ'NÜN LAHTİ

Barış ve Zafer Kuleleri arasında yanları açık sütunların oluşturduğu galerinin ortasında 25 Aralık 1973 yılında vefat eden Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı, Türk Milli Mücadelesinin Batı Cephesi komutanı ve ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün sembolik lahdi bulunmaktadır. Mezar odası alt kattadır.

İsmet İnönü, Anıtkabir'e 28 Aralık 1973'te Bakanlar Kurulu Kararı ile defnedilmiştir.

BARIŞ KULESİ

Kulenin iç duvarında Atatürk'ün "Yurtta Barış, Dünyada Barış" ilkesini dile getiren bir kabartma kompozisyonu yer almaktadır. Bu kabartmada çiftçilik yapan köylüler ve yanlarında kılıcını uzatarak onları koruyan bir asker figür tasvir edilmiştir. Bu asker barışın sağlam ve güvenli kaynağı olan Türk ordusunu sembolize etmektedir. Bu şekilde insanlar Türk ordusunun sağladığı huzur ortamı içinde günlük hayatlarını devam ettirmektedirler. Kabartma, Nusret Suman'ın eseridir.

Kule duvarlarında Atatürk'ün barış ile ilgili şu sözleri yer almaktadır.

"Dünya vatandaşları kıskançlık, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde terbiye edilmelidir." (1935)

"Yurtta Barış, Cihanda Barış."

"Ulusun hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir." (1923)

Kulenin içinde ise Atatürk'ün 1935-1938 yılları arasında kullandığı Lincoln marka tören ve makam otomobilleri sergilenmektedir.

23 NİSAN KULESİ

Kulenin iç duvarında 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışını temsil eden bir kabartma yer almaktadır. Bu kabartmada, ayakta duran kadının tuttuğu kağıdın üzerinde 23 Nisan 1920 yazılıdır. Kadının diğer elinde Millet Meclisimizin açılışını simgeleyen bir anahtar bulunmaktadır. Kabartma, Hakkı Atamulu'nun eseridir.

Kule duvarlarında meclisin açılışıyla ilgili Atatürk'ün özlü sözleri yer almaktadır:

"Bir tek karar vardı: O da ulusal egemenliğe dayalı, hiçbir koşula bağlı olmayan bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak." (1919)

"Türkiye Devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir."

"Bizim bakış açılarımız kuvvetin, gücün, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır."

Kulede Atatürk'ün 1936-1938 yılları arasında kullandığı Cadillac marka özel otomobili sergilenmektedir.

BAYRAK DİREĞİ

Anıtkabir'in Çankaya yönündeki 28 basamaklı tören meydanına giriş merdivenlerinin ortasında, tek parçalı yüksek bir direk üzerinde Türk bayrağı dalgalanır. Amerika'da özel olarak yaptırılan 33.53 m. yüksekliğindeki bu direk, Avrupa'daki tek parça çelik bayrak direklerinin en yükseğidir. Direğin 4 metresi kaidenin altında kalmaktadır. Amerika'da yaşayan Türk asıllı Amerika vatandaşı Nazmi Cemal tarafından, kendi bayrak direği fabrikasında imal edilerek 1946 yılında Anıtkabir'e hediye edilmiştir. Bayrak direğinin kaidesinde yer alan kabartmada; meşale Türk medeniyetini, kılıç taarruz gücünü, miğfer savunma gücünü, meşe dalı zaferi, zeytin dalı ise barışı simgelemektedir. Türk bayrağı, ulusumuzun yurdunu savunma, zafer kazanma, barışı koruma ve uygarlık kurma gibi yüce değerleri üzerinde dalgalanmaktadır. Kabartma Kenan Yontuç'un eseridir.

MİSAK-I MİLLİ KULESİ

Müzenin girişindeki bu kulenin içinde bulunan kabartma, tek vücut olarak kenetlenmemizi sembolize etmektedir. Kabartma, bir kılıç kabzası üzerinde üst üste konmuş dört elden ibarettir. Bu komposizyon Türk vatanının kurtarılması için içilen millet andını ifade etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.

Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Milli Misak ile ilgili şu sözleri yazılıdır:

"Kurtuluşumuzun genel kuralı olan ulusal andı tarih safhasına yazan ulusun demir elidir." (1923)

"Ulusal sınırlarımız içinde özgür ve bağımsız yaşamak istiyoruz." (1921)

"Ulusal benliği bulamayan uluslar başka ulusların avıdır." (1923)

Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Müzenin girişi olan bu kulede bulunan aktüalite panolarında Anıtkabir'de yapılan önemli törenlere ait fotoğraflar da sergilenmektedir.

ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ

Anıtkabir Proje Yarışması şartlarına uygun olarak, Misak-ı Milli ve İnkılâp kuleleri arasındaki bölüm müze olarak belirlenmiştir. Bu amaçla 21 Haziran 1960'ta Anıtkabir Atatürk Müzesi açılmıştır. Burada Atatürk'ün kullandığı eşyalar ve kendisine hediye edilen armağanlar ve giysileri teşhir edilmektedir.

Müzede ayrıca Atatürk'ün madalya ve nişanları ile manevi evlatlarından A. Afet İnan, Rukiye Erkin, Sabiha Gökçen'in müzeye armağan ettikleri Atatürk'e ait eşyalar sergilenmektedir.

İNKILÂP KULESİ

Müzenin devamı olan bu kulede Atatürk'ün giydiği elbiseler sergilenmektedir. Kulenin iç duvarında yer alan kabartmada zayıf, güçsüz bir elin tuttuğu sönmek üzere olan bir meşale, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'nu simgelemektedir. Güçlü bir elin göklere doğru kaldırdığı ışıklar saçan diğer bir meşale ise, yeni Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk'ün Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için yaptığı inkılâpları simgelemektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.

Kule duvarlarında Atatürk'ün inkılâplarla ilgili şu sözleri yazılıdır:

"Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleriyle beraber yürümezse ilerlemesine, uygarlaşmasına teknik imkân ve bilimsel ihtimal yoktur."

"Biz ilhamlarımızı gökten ve bilinmeyen alemden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz."

Müzenin giysi bölümü olarak kullanılan bu kulede; Anadolu Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr.Yılmaz Büyükerşen'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumu heykeli bulunmaktadır.

CUMHURİYET KULESİ

Sanat Galerisi'nin girişi olan bu kulenin duvarlarında Atatürk'ün Cumhuriyet ile ilgili şu özlü sözü bulunmaktadır.

"En büyük gücümüz, en güvenilir dayanağımız, ulusal egemenliğimizi kavramış ve onu eylemli olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi gerçekten kanıtlamış olduğumuzdur."

Kulenin içinde, Atatürk'ün öğrenim gördüğü Manastır Askeri İdadisi ile Sivas ve Erzurum Kongre binaları ve I. T.B.M.M. binalarının maketleri ve o dönemlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.

SANAT GALERİSİ

Cumhuriyet Kulesi ve Müdafaa-i Hukuk Kuleleri arasında yer alan bu bölümde Atatürk'ün özel kitaplığı teşhir edilmektedir.

Duvarlarda Atatürk'ü ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamları ile Atatürk'ü birlikte tasvir eden yağlı boya tablolar bulunmaktadır. Bu tablolar, ressam Rahmi Pehlivanlı'nın eseridir.

Galeride ayrıca, Atatürk, Milli Mücadele ve Anıtkabir konulu belgesel filmlerin gösterildiği sinevizyon bölümü yer almaktadır.

MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ

Bu kule duvarının dış yüzeyinde yer alan kabartmada, Kurtuluş Savaşımızda ulusal birliğimizin temeli olan Müdafaa-i Hukuk dile getirilmektedir. Kabartmada, bir elinde kılıç tutarken diğer elini ileri uzatmış sınırlarımızı geçen düşmana "Dur!" diyen bir erkek figür tasvir edilmiştir. İleri uzatılan elin altında bulunan ulu ağaç yurdumuzu, onu koruyan erkek figürü ise kurtuluş amacıyla birleşmiş olan milletimizi temsil etmektedir. Kabartma Nusret Suman'ın eseridir.

Kulenin duvarlarında Atatürk'ün Müdafaa-i Hukuk konusunda söylediği sözler yer almaktadır:

"Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır." (1919)

"Ulus bundan sonra hayatına, bağımsızlığına ve bütün varlığına şahsen kendisi sahip çıkacaktır." (1923)

"Tarih; bir ulusun kanını, hakkını, varlığını hiçbir zaman inkâr edemez." (1919)

"Türk ulusunun kalbinden, vicdanından doğan ve onu esinlendiren en esaslı, en belirgin istek ve iman belli olmuştu: Kurtuluş." (1927)

Kulenin içinde "Atatürk ve Milli Mücadele" konulu periyodik sergiler düzenlenmektedir. Ayrıca Atatürk'ün öğrenim gördüğü Harbiye Mektebi'nin maketi bulunmaktadır.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA

Komposizyonun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek bulunmaktadır.Bunlar, savaşın ilk döneminde düşman saldırıları karşısında evlerini bırakıp yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya dönmüş, sol elini kaldırıp yumruğunu sıkarak düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir.

Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın ile ayakta bir yiğit ve ona bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürleri, Sakarya Muharebesi başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk, düşman istilası altında, Türk ordusunu bekleyen halkımızı simgelemektedir. Bu halkın üzerinden uçarak Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.

Komposizyonun sonunda yere oturan kadın vatan anayı, diz çöken genç Sakarya Meydan Muharebesi'ni kazanan Türk ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk ordusunun zaferinin simgesi olan meşe ağacını göstermektedir. Kabartma İlhan Koman'ın eseridir.

BAŞKOMUTAN MEYDAN MUHAREBESİ KONULU KABARTMA

Komposizyonun solunda yer alan ve bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Sonraki bölümde; Atatürk bir elini ileri uzatmış ve "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek, Ata'nın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Bundan sonraki bölümüde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde ellerinde kalkan ve kılıçlı bir asker Türk ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Önde ise elinde Türk bayrağı ile Türk ordusunu çağıran zafer meleği bulunmaktadır. Kabartma Zühtü Müridoğlu'nun eseridir.

MOZOLE

Anıtkabir'in en önemli bölümü olan mozoleye çıkan 42 basamaklı merdivenlerin ortasında "hitabet kürsüsü" yer almaktadır. Mermer kürsünün tören meydanı cephesi dairesel geometrik motiflerle süslü olup, ortasında Atatürk'ün "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" sözü yazılıdır. Kürsü Kenan Yontuç'un eseridir.

Mozole 72x52x17 m. boyutlarında uzunca dikdörtgen bir plan üzerine kurulmuş olup, ön ve arka sekiz, yan cepheler ise 14.40 m. yüksekliğinde ondört kolonatla çevrelenmiştir. Mozole cephesinde, solda Atatürk'ün Türk gençliğine hitabı, sağda ise Cumhuriyet'in kuruluşunun 10. yıldönümünde söylediği nutku yer almaktadır. Harfler taş kabartma üzerine altın yaldızlarla yazılmıştır.

ŞEREF HOLÜ

Şeref holüne bronz kapılardan girilir. Girişte sağda Atatürk'ün 29 Ekim 1938 tarihli Türk ordusuna son mesajı, solda ise 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün Atatürk'ün ölümü üzerine yayınladığı 21 Kasım 1938 tarihli Türk milletine taziye mesajı yer almaktadır. Bu iki yazıt Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981'de yazılmıştır.

Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde, Atatürk'ün sembolik lahdi bulunmaktadır. Lahit taşı tek parça kırmızı mermer olup 40 ton ağırlığındadır. Lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref holünün zemini Adana ve Hatay'dan, yan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.

Şeref holünün 27 kirişten oluşan tavanı ile yan galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref holünün yüksekliği 17 m. olup, yan duvarlarında altışardan 12 adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozole yapısının üstü, düz kurşun çatı ile örtülüdür.

MEZAR ODASI

Atatürk'ün aziz naaşı, mozolenin zemin katında doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozolenin birinci katı olan şeref holündeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası Selçuklu ve Osmanlı mimari stilinde sekizgen planlı olup, piramidal külahlı, tavanı geometrik motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının ortasında kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresinde bütün illerden ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nden gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.

ALAGÖZ KARARGÂH MÜZESİ

Sakarya Savaşı'nda düşmanın Polatlı yakınlarına kadar ilerlemesi üzerine Batı Cephesi Komutanlığı, Ankara-Polatlı arasındaki Alagöz Köyü'nü Cephe Karargâhı olarak seçmiştir. Bu köyün halkından, Türkoğlu Ali Ağa'ya ait çiftlik evi karargâh olarak kullanılmıştır.

Sakarya Savaşı'nın bitiminde bina, sahipleri olan Ali Türkoğlu ve oğulları tarafından 1965 yılına kadar ev olarak kullanılmıştır. 1965 yılında varisleri tarafından Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilmiştir. 1967 yılında, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlı olan Anıtkabir Müze Müdürlüğü'ne devredilen binanın, restorasyonu yapılarak müze haline getirilmiştir.

10 Kasım 1968 tarihinde sadece üst katı tanzim edilerek teşhire açılmış, alt kat odaları ise 1983 yılında yapılan yeni bir düzenlemeyle teşhire açılmıştır.

Bina iki katlıdır ve, Giysi Odası, Kitaplık ve Hatıra Eşya Odası, Zabitan Yemek Odası, Mutfak, Muhabere Odası, Başkumandanlık Odası, Kurmay Heyeti Odası, Dinlenme Odası, Yaveler Odası, Atatürk'ün Yatak Odası, Atatürk'ün Yemek Odası ve Hizmet Eri Odası olmak üzere 12 odadan oluşmaktadır.

Basında Atatürk

DIŞ BASINDAN ATATÜRK


Çağımızın en büyük liderlerinden biriydi.Türkiye'nin,dünyanın en ileri ülkeleri arasında hakettiği yeri almasını sağlamıştır.
General Mc.Artur (A.B.D 1938)


Atatürk,yalnız Türkiye'nin değil bütün Doğu'nun Ata'sı idi.
Altes Veli Han(Afganistan,1938)


Atatürk,kişilik ve yeteneğin dev gibi bir simgesiydi.
National Tidense Gazetesi(Danimarka,1938)


Çökmüş bir ülkeye geçmişin tarihsel değerini geri veren Atatürk olmuştur.
Massagero Gazetesi (İtalya 1938)


Atatürk,tarihte ülkesinin en büyük adamlarından biri olarak kalacaktır.
Le Morgen Bladet Gazetesi


Atatürk Türkiye'yi utanma ve çöküntüye uğramaktan kurtardı.
Gazete Polka(Polonya 1938)


Atatürk'ün ölümü yalnız Türk Ulusu için değil,O'nun örneğine çok muhtaç olan bütün doğu ulusları için de büyük kayıptır.
Eleyyam Gazetesi(Suriye 1938)


Atatürk'ün ölümü gerek Türkiye için gerekse bütün dostları için derinliği ölçülmez bir kayıptır.
İzvestia Gazetesi(Rusya)

İÇ BASINDAN ATATÜRK


Eşsiz Kahraman Atatürk,vatan sana minnettardır.
İsmet İnönü Cumhurbaşkanı


Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunun kişiliğinde böylesine kendini bulmamıştı.
Yahya Kemal Beyatlı


Atatürk düşünceleriyle bitmeyen insandır.
Orhan Seyfi Orhon


Gerçeğe giden bütün yollar O'nda birleşiyor.O'nda tamamlanıyoruz.O'na sırtını çeviren çeviren düşünce bizden değildir.
Cahit Tanrıyol


Atatürk,dinamik bir ruha sahiptir.O'na tutunan insan olduğu yerde kalmaz. Atatürk,geliştirici ve genişletici bir düşünceye sahiptir.O'nun arkasından gidenler geride kalmaz.
Cemal Gürsel


O'na "Ordu yok"dediler "Yapılır"dedi;"para yok"dediler."Bulunur"dedi;"Düşman çok"dediler, "yenilir!" dedi ve bütün dedikleri oldu.
İ.Habib Sevük

Atatürk'ü etkileyen 4 Ermeni kimdi?

Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatında 4 Ermeni Türk vatanaşının ayrı bir yeri bulunuyor.

“Ortada fol yok, yumurta yok” bir ortamda kimi Batı devletleri, Türkiye’ye karşı hiç de dostane olmayan tavır ve duygularını harekete geçirmek için son aylarda gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında Ermeniler’i bir araç olarak kullanmaya başladılar. Yazarımız Yaşar Öztürk’ün, ilgiyle okuyacağınızı bildiğimiz aşağıdaki yazısında, Ermeni vatandaşlarımızın birçok Türk’ün yaşamında olduğu denli Mustafa Kemal’in yaşamında da önemli bir yer tuttuğuna tanık olacaksınız. Bu yazıyı, Türkiye’ye ve Türkler’e yapılan anlamsız saldırılar karşısında bir savunma amacıyla değil, fakat öğrenme gereksinimi içindeki kişilere bir “ders” olması umuduyla yayımlıyoruz.

Mustafa Kemal’i Etkileyen

Dört Ermeni Yurtsever

Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’dan Samsun’a hareket etmek için son hazırlıklarını yürütüyordu. Gecenin geç saatlerinde, Mustafa Kemal’in üç yıl önce kiraladığı ve bugün müze olarak kullanılan Şişli’dekı evinin kapısı çalındı. Gelen kişi, Saadeddin Ferid (Talay)’di. Saadeddin Ferid Bey, Mustafa Kemal’in bir gazete aleyhine açtığı davaya bakan avukattı. Mustafa Kemal kapıda onu görünce, davayla ilgili bir konuda görüşme yapmak için geldiğini sandı. Fakat Saaded din Bey, bambaşka bir haberi bildirmek için gelmişti. Getirdiği haber, son derece önemliydi:

“İngilizler, Bandırma Gemisi’ni Karadeniz’de batıracaklar.”

Mustafa Kemal, bu bilginin doğruluğunu saptayabilmek için kaynağını öğrenmek istedi:

“Kimden öğrendiniz, bu bilgiyi?” diye sordu.

Saadeddin Bey, bilginin kaynağına olan güveniyle yanıt verdi:

“Berç Keresteciyan Efendi’den, efendim…”

Mustafa Kemal yine sordu: “Siz kendisini tanır mısınız?”

Saadeddin Bey’in “Şahsen tanımıyorum, fakat ismen biliyorum” yanıtından sonra Mustafa Kemal bu kez, “Bu kişinin güvenilir biri olup olmadığını” sordu.

Saadeddin Bey, bu soruyu ise şöyle yanıtladı:

“Kendisi Osmanlı Bankası müdürüdür ve aynı zamanda Hilâl-i Ahmer (Kızılay) ikinci başkanıdır” dedi. “Hilâl-i Ahmer Başkanı Hamit Bey’e sordum. Bana, ‘kişiliğinin, doğasının ve ahlakının son derece düzgün olduğunu’ söyledi. Sizin avukatınız olduğumu duyunca bana geldi ve kaynağını belirtmeden şu bilgileri verdi: ‘Mustafa Kemal Paşa’nın bindiği vapur boğazdan çıktıktan sonra batırılacak. Bu görevin torpidoya mı denizaltına mı verilmesi bile araştırıldı.’ Ben de bunları duyduktan sonra Hilâl-i Ahmer Başkanı Hamit Bey’e sordum, kendisini nasıl tanıdığını...”

Mustafa Kemal, arkadaşının getirdiği bu önemli bilgiyi değerlendirdi. Samsun’a gitmek üzere bindiği Bandırma Gemisi hareket ettikten sonra kaptan köşküne çıktı ve kaptana, “Bu andan sonra geminin komutanı benim ve siz benim komutam altındasınız” dedikten sonra geminin rotasını değiştirmesi ve kıyıya olabildiğince

yakın yeni bir rota izlemesi buyruğunu verdi.

Ermeni asıllı Berç Keresteciyan bu bilgiyi vermeseydi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Samsun’a götüren Bandırma Gemisi, İstanbul Boğazı’ndan çıkıp, Karadeniz’e açıldıktan bir süre sonra, büyük bir olasılıkla torpillenmiş ve batırılmış olacaktı.

Berç Keresteciyan, Türkçe’nin ilk Etimolojik Sözlüğü’nü hazırlayan dilci Bedros Keresteciyan’ın oğluydu. Kızılay ikinci başkanı olarak onun, Kurtuluş Savaşı’mızda yaptığı üstün hizmetleri, bugün de zaman zaman takdir ve hayranlık duygularıyla anılmaktadır. Ordunun gereksinim duyduğu kimi araç gereçleri zaman zaman tıbbi malzeme ve ilaç sandıkları içinde cepheye ulaştırması, ayrıca bir kahramanlık örneği olarak da kuşaklardan kuşaklara anlatılmaktadır.

Mustafa Kemal, 1934 yılında emekli olan Berç Keresteciyan’ın kahramanlığını ve hizmetlerini hiçbir zaman unutmadı. Ülkesinin bu yurtsever evladını, doğum yeri olan Afyonkarahisar’dan milletvekili adayı gösterdi ve onun, milletinin vekili olarak TBMM’ne girmesini sağladı. TBMM’de ilk gayrimüslim (Müslüman olmayan) milletvekili olan Berç Keresteciyan’a Mustafa Kemal, soyadı yasası çıktığında

“Türker” soyadı vererek ona, kendinin ve ulusunun teşekkürlerini bildirmiş oldu.

***

Mustafa Kemal Şam’da erlerin mektuplarını okuyup yazan bir askerden çokça söz edildiğini duydu. Okur yazar ve yardımsever bu askeri çağırıp onla tanıştı. Aksaraylı Garabed Tombalyan’dı. Garabed babası Kaspar’a çekmişti. Babası Gürün’lüydü. Sıkıntısı olan herkesin yardımına koştuğu için lakabı “Kaspar yapar” olmuştu. Oğlunu Konya’da kolejde okutmuş ardından askere göndermişti. Mustafa Kemal, Garabed Tombalyan ile tanıştıktan sonra onu yanına aldı.

Bir gece Mustafa Kemal çadırda uyuyordu. Garabed Tombalyan uyanıktı. Nöbetçiler “Ayak sesleri var!” diye uyarıda bulunmaya kalmadan üç kişi saldırıya geçti. Elinde bıçakla çadırı yırtmaya çalışanın üstüne atılan Garabed Tombalyan saldırganla boğuştu. Kolundan yaralandı. Saldırı bertaraf edildi. Mustafa Kemal Garabed Tombalyan’a teşekkür etti. Bir süre sonra Mustafa Kemal, Garabed Tombalyan’ı Halep’e para götürmekle görevlendirdi. Yolda silahlı saldırıya uğrayan gruptan bir asker öldü. Garabed Tombalyan paraları alarak Şam’a geri dönüp getirdi, Mus

tafa Kemal’e teslim etti. Mustafa Kemal Şam’dan ayrılıncaya değin bu sadık askerini yanından ayırmadı. Halep’e yerleşen Garabed Tombalyan, Atatürk’ün ölümünü duyunca çok üzüldü. Yakınlarına Atatürk ile ilgili anılarını anlattı. Bir ay sonra öldü.

***

Agop Martayan, Robert Kolej’i, New York Bilim Ödülü alarak bitirdiği hafta askere alınmış, yedek subay olarak önce Diyarbakır’a, sonra Kafkas Cephesi’ne gönderilmişti. Büyük kahramanlıklar gösterdiği cephede yaralandı ve madalyayla ödüllendirildi. Daha sonra da, azınlık subaylarına yönelik önlemler çerçevesinde Güney Cephesi’ne gönderildi. Halep’e asker gözetiminde varan Agop otele giderken yolda tutsak İngiliz askerlerle karşılaştı. Hintli bir albay Agop’a, salçalı yemekleri yiyemediklerini, kendilerine kuru gıdalar verilmesini söyledi ve ondan, bu isteğini Türkçe’ye çevirmesini istedi. Agop, tutsak Hintli albayın bu isteğini yerine getirdikten sonra gittiği otelde gece yarısı, “casusluk yaptığı” suçlamasıyla gözaltına alındı.

Komutana hesap vermek üzere iki asker gözetiminde Şam’daki birliğine gönderildi. Şam’da huzuruna çıkarıldığı komutan Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, Agop’la ilgili raporu okuduktan sonra, biraz hayranlıkla, biraz da merakla Agop’a sordu:

“Nasıl oldu da kaçmadın?” dedi. “Kolaylıkla kaçabilirdin...”

Agop, Kafkas Cephesi’nde aldığı madalyasını işaret etti:

“Bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değildir” dedi. “Kafkas Cephesi’nden kaçmayan her halde Şam sokaklarından kaçacak değildir. Emir buyurun süngüyü çıkarsınlar.”

Askere “Süngüyü çıkar” buyruğu veren Mustafa Kemal, genç subaya bir öğüt verdi:

“Halep'te seni tutuklayan komutanını kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi. “Seni de anlıyorum... Gençsin, yedek subaysın, daha askeri kanunları okumamışsın, bilmiyorsun. Şunu bilmelisin ki, tutsaklarla temas etmek yasaktır.”

Mustafa Kemal, Agop’un yanında taşıdığı kitabı gördü ve ilgilendi. Latin harfleriyle yazılı Türkçe’yi ilk kez o kitapta görüyordu.

Agop’a, tabancasını, belgesini verdi ve “Şam’ı biliyor musun?” diye sordu. Agop “Şam’ı çok iyi bilirim” deyince Mustafa Kemal ona bu kez, özel bir izin verdi.

“O halde git, şehri biraz gez, ondan sonra gel” dedi.

Agop’un belgesi elindeydi. İstese, bu belgeyle firar edebilirdi. Tam kapıdan çıkarken, Mustafa Kemal onu geri çağırdı:

“Gel bakalım senin üstün başın perişan” dedi. “Bu perişan giysilerle Şam’ı gezmek olmaz.” Cebinden kartını çıkardı, bir not

yazdı, kartı Agop’a uzattı ve gerekli yere vermesini söyledi. Kartta şu yazı vardı:

“Bu mülazım efendiyi giydiriniz ve tabldotumuza dahil ediniz.”

Aradan yıllar geçti. Sofya Üniversitesi’nde çalışan Agop adlı bir bilim adamının, İstanbul’da yayımlanan Ermenice ‘Arevelk’ gazetesinde “Türk Yazıtlarının 1200. Yıldönümü” başlıklı bir yazı dizisi yayımlandı. Bu yazı dizisi, dil devrimi hazırlıkları içinde olan Mustafa Kemal’in dikkatini çekti. Yazıları okudukça, yazarının kendisine hiç de yabancı gelmediğini duyumsadı. Yıllar önce Şam’da casus diye karşısına getirilen Ermeni yedek subayı geldi gözlerinin önüne. Yazarın fotografını görmek istedi. Eşinin annesinin evini bilen bir kişi gitti, oradan aldığı Agop’un bir fotografını getirdi. Mustafa Kemal fotograftaki Agop’u hemen tanıdı. “Bu Agop Şam’da bana ‘casus’ diye getirilen Agop’un ta kendisi” dedi ve… Onun adını, Dil Kurultayı’na katılacak bilim adamları listesine yazdırdı.

Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine Sofya’dan gelen Agop ve eşi, İstanbul’da çiçeklerle karşılandı. Zaman yitirilmeden Agop, Dolmabahçe Sarayı’na götürüldü. Mustafa Kemal yıllar sonra görüştüğü Agop’a hak ettiği konumu sağladı. Onun danışmanı, sözcüsü ve yapıtlarını düzenleyen biri oldu. Dil konusunda yoğun tartışmaların yapıldığı anlarda yanı başlarında duran karatahtanın önünde açıklamaları hep Agop yaptı. Bu yüzden soyadı devrimi ile birlikte Atatürk “Dil konularını açıklar” anlamında ona “Dilaçar” soyadı verdi. Ölüm döşeğindeyken Atatürk’ün görmek istediği kişilerin başında Agop Dilaçar geliyordu. Atatürk çok ağır hastaydı. Ona bir vasiyette bulundu:

“Arkadaşlara selam... Sakın... Dil çalışmalarını... Gevşetmeyiniz...” dedi.

Agop Dilaçar tüm yaşamını, Atatürk’ün bu vasiyetini yerine getirmek için çalışarak değerlendirdi.

***

Mustafa Kemal’in İstanbul’daki dostları arasında İğneciyan adında bir Ermeni vardı. Mustafa Kemal Çanakkale’den döndükten sonra İğneciyan, Mustafa Kemal’in Şişli’deki evini sık sık ziyaret ederdi. Türkçe Sözlük konusunda çalışmalar yapan İğneciyan oldukça da zengindi. Mustafa Kemal, maddi sıkıntıya düştüğünde ona yardım da etmişti.

Mustafa Kemal Anadolu’ya geçince İğneciyan tutuklanıp Malta’ya sürgün edildi. Servetine, tüm mallarına el konuldu. Malta’dan döndükten sonra üzerindeki elbiseden başka hiçbir şeyi olmayan bir yoksul adamdı artık İğneciyan. Apartmanları ve köşkü elinden gittiği için kızıyla birlikte Yedikule’de bir gecekonduya sığındı.

Yıl 1927... Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten yıllar sonra ilk kez İstanbul’a geldi. Bunu duyan İğneciyan eski dostunu görmek ve uğradığı haksızlığın düzeltilmesi için Dolmabahçe Sarayı’na gitti. Kapıda nöbetçiye, “Ben, Gazi’nin eski dostuyum, onu görmek istiyorum” dedi.

Nöbetçi, adını ve soyadını sordu, daha ayrıntılı bilgi istedi.

“Adım İğneciyan’dır” dedi. “Gazi’nin eski dostuyum, arkadaşıyım.”

Nöbetçi baştan aşağı İğneciyan’ı süzdü. Kılık kıyafetine baktı. Söylediklerini inandırıcı bulmadı, onu geri çevirdi. İğneciyan birkaç kez daha geldi Dolmabahçe Sarayı’na ama her gelişinde çeşitli gerekçelerle atlatıldı.

Fakat yılmadı. Bir gün kızıyla birlikte yeniden Dolmabahçe Sarayı’nın önüne geldi. İnsanlar toplanmışlardı sarayın çevresinde... Motor sesleri, polislerin koşuşturmaları ve halkın coşkusu birbirine karışıyordu. Bu hareketlilik, Mustafa Kemal’in bir gezi için saraydan çıkacağının belirtisiydi. Polisler, İğneciyan ve kızına çevreden uzaklaşmalarını söylediler. Bu sırada Mustafa Kemal kapıdan çıkmış otomobiline binmek üzereydi. İğneciyan’ın kızı ok gibi fırlayıp insanların oluşturduğu etten duvarın arasından sızarak Gazi’nin yanına kadar varabildi.

Genç kızın telaşlı durumu, Mustafa Kemal’in dikkatini çekti:

“Kim bu kız?” dedi.

Çevredekiler şaşkın ve suskundu. Mustafa Kemal’in sorusunu, küçük kız kendi yanıtladı:

“Ben İğneciyan’ın kızıyım, Gazi Hazretleri” dedi.

Gazi birden durdu ve küçük kıza merakla sordu:

“Baban nerede?” dedi. “Hani, baban?.. Nerede?..”

Küçük kız biraz da ezik bir sesle yanıtladı bu soruyu:

“Dışarıda bekliyor” dedi. “İçeri sokmuyorlar, sizin yanınıza yaklaştırmıyorlar...”

Mustafa Kemal’in buyruğuyla İğneciyan içeri alındı. İki dost, yıllar sonra birbirine kavuştuğunda Mustafa Kemal, ne durumda olduğunu sordu İğneciyan’a. O da başına gelen tüm olayları ve kendisine yapılan tüm haksızlıkları tek tek anlattı. Mustafa Kemal’in gözleri doldu.

“Böyle bir haksızlık karşısında kayıtsız kalınamaz” dedi ve İğneciyan’ın anlattığı olayların en ince ayrıntısına değin araştırılması buyruğunu verdi.

Yapılan araştırma ve inceleme sonucu İğneciyan’ın haklı olduğu, tüm mallarının elinden haksız

yere alındığı anlaşıldı. El konulan tüm malları kendisine geri verildikten sonra ayrıca, bir de maaş bağlandı. İğneciyan eski günlerinin huzuruna kavuştu.

Bu olayın ardından onbir yıl geçmişti. Yıl 1938 Kasım’ının 10’uydu. Mustafa Kemal’in ölüm haberi, İğneciyan’a da çok ağır gelmiş, onu yatağa düşürmüştü.

“Bakalım nasıl dayanacağım, ne kadar dayanacağım bu acıma?” dedi kızına ve... Ancak iki gün dayanabildi. 12 Kasım 1938 tarihinde de, İğneciyan yaşamını yitirdi.

Kaynak : "Bütün Dünya dergisi"

Atatürk'ün nüfus kağıdı, sağlık karnesi ve el yazısı






 

İngiltere Büyükelçisi’nin Atatürk hakkındaki mektubu

Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden
15 gün sonra dönemin Ingiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in
Londra'ya özel bir kuryeyle gönderdigi ve üzerine "40 Yil Boyunca
Açiklanmayacak" damgasi vurulan mektubun tam metnidir.

G I Z L I
Telgraf No: 608
Ingiltere Büyükelçiligi, Ankara, 25 Kasim 1938
Aziz Lordum,
1.Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayili telgrafi
çok derin üzüntüler içinde sunmustum.
2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından
hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmisteki kariyerini içeren belgeyi
sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri
övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği
konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve
tarihçiler onun çalısma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı
bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların birçoğu, Atatürk'ün gerçek
kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak
değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere
neden olacaktır.
3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma
sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaskanı ile çok nadir
karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik
temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün
bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir
dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı
doğduğunda bundan hoşnut kalmiş, karsılıklı konuşmalarımız esnasında
ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya
çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek
görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili
sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi.
Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara
gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.
4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz
dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu
gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen
Kabine'deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.
5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu
söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve
takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet
olduğunu açıklamaya çalısmalıyım.
6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlilik" olarak açıklayabiliriz.
Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong'un Grey Wolf
(Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçi bir
enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş
mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan;
dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır.
Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor
olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanin bu şekilde tanıtılmasını
tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural dışılığı
sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu
veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi
yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak
değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir
ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi
gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, bir
insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği
ile ölçülebilir on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi
şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu
zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını
vereceği ayrıntılar.
7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu
enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli
bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka
özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk'ün doğuştan gelen,
belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler
gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.
8. Atatürk'ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı
çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu
tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle
uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duydugu
varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk
devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve
önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği
yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem
kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açik olduğunu ortaya
koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını
tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu,
olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir
çeliski yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha
güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanirim yok denecek kadar azı da
gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.
9. Atatürk, Batı'da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye'de "evetçi"
olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanlari aşağılıyordu.
Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok
sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanin onun için
çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve
insanlari için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu.
Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini yerine
getiremedikleri kanaatına varıyordu.
10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak
aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem
barışta evet o büyük bir liderdi -ancak gerçek bir diktatör değildi.
Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine
ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve
Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu
bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu;
diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.
Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve tüm devlet
meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar
edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin
onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi,
Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice
olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça
fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını
görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya
Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük
özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini
yaşatacak bir sistem kurmaya çalısmasıdır. Atatürk'ten sonraki
cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra
kurduğu rejimin sakınce sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.
11. Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere
önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu;
konsantrasyon gücü olağanüstüydü; sefkat ve ilgi bekleyen
bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi
dimdikliğinin bir başka parçasıydı.
12. Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu,
doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat
sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği
andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve bariş ortamını sağlamayı
başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri,
Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı
Imparatorluğu'nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi
yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen
çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu
bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde
sağlanmıştır.
13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca
yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği
anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne
beynine yerleşmeyi başaramamıştı.
O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini
ondan çalmayı başaramamıştır.
İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu
vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip
çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.
Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazi
hizmetkarınız olduğumu bildirmekten seref duyarım.
Percy Loraine
G İ Z L İ
 

Dünya Liderlerinin Atatürk Hakkında Söyledikleri

AMERIKA

Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır... Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan ve o zamandan beri koruması, Atatürk'ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye'de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha basarı ile gösteren bir örnek yoktur.
John F.KENNEDY
(A.B.D.Başkanı, 10 Kasım 1963)




Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.
Franklin ROOSEVELT
(A.B.D.Başkanı, 10 Kasim 1963)




Asker-devlet adamı, çağımızın en büyük liderlerinden biri idi. Kendisi, Türkiye'nin, dünyanın en ileri memleketleri arasında hak ettiği yeri almasını sağlamıştır. Keza O, Türklere, bir milletin büyüklüğünün temel taşını teşkil eden, kendine güvenme ve dayanma duygusunu vermiştir.

General Mc ARTHUR




Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa'nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa'nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.

Roozwelt (Franklen D.) 1928
Birleşik Amerika Cumhurbaşkanı




Dünya sahnesinden tarihin en dikkatli, çekici adamlarından biri geçti.

Chicago Tribune




Savaş sonrası döneminin en yetenekli liderlerinden biri.

New York Times




İnsanı teslim alıcı fevkalade önderlik kuvveti vardır. O, tetiktir, hazır cevaptır, dikkati çekecek kadar zekidir.

Gladys Baker(Gazeteci)



Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O'nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nin Dışişleri Bakanı Litvinof ile görüşürken, onun fikrince bütün Avrupa'nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının bugün Avrupa'da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara'da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk olduğunu söyledi.

Franklin D. Roosevelt (ABD Başkanı) (Üç Adam: Kemal Atatürk - Roosevelt - Mussolini, 1937)

ALMANYA

O, kişisel kazanç ve ün peşinde koşan basit bir diktatör değil, gelecek kuşaklar için sağlam temeller atmaya uğraşan bir kahramandı.

Prof.Walter L.WRIHT Jr.




Atatürk Türkiye'yi tek düşmanı kalmaksızın bırakmıştır. Bu zamanımızın hiçbir devlet şefinin başaramadığıdır.

Alman Volkischer Beobachter Gazetesi




Almanya, ATATÜRK'ün eserine ve mücadelesine hayrandır. Onda, tarihi eseri, özgürlüğü seven bütün milletler için bir sembol olarak kalacak kudretli bir kişilik görmektedir.

Berlin, Alman Ajansı




Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk'ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar.

Profesör Herbert MELZIG(Tarihci)




Kendisinin tarihi büyüklüğü, eseri olan yeni Türkiye'ye bakılarak bu günden ölçülebilir. Çelik gibi azim ve gayreti, uzağı gören akıl ve hikmetle birleşmiş olan bu gerçek halk önderi ve devlet adamı; Anadolu dağlarının en uzak ve ıssız köşesindeki köylere bile başka bir ruh aşılamıştır.

Illustrierte Dergisi




O, kendi milleti ve beşeriyet alemi için beslediği muhabbetle, bir dahinin neler yarattığına dair, cihana fevkalade heyecanlı bir sahne seyrettirmektedir.

Herbert MELZIG

FRANSA

İnsanlığın bütün belirtileri O'nda kendini hemen gösteriyor.

Noelle Gazetesi




Eski Osmanlı imparatorluğu bir hayal gibi ortadan silinirken, milli bir Türk Devleti'nin kuruluşu, bu cağın en şaşırtıcı başarılarından birisidir. Mustafa Kemal, yüce bir eser ortaya koymuştur.Atatürk'ün parlak başarısı bütün sömürgeler için bir örnek olmuştur.

Maurice BAUMANT(Profesör)




Çok büyük bir adamdı...bir siyasi dahiydi.

Excelsior Gazetesi




Dünyanın, çağdaş, en büyük kişilerinden biri.

Le Jour-Echo de Paris




Atatürk'ün yurt kurtarıcı olduğunu, milletlerin en vefalısı olan Türkler asla unutmayacaklardır.

Noell Roger Gazetesi




Karşımdaki bu büyük adamda, keşfettiğim bu büyük meçhulde maharet ve karakter o kadar iyi işlenmişti ki, sözlerinde hiçbir şüphe aranamazdı.

Claude Farrer(Yazar)




Bu günün Türkleri, yüzyıllar önce Avrupa'yı titreten canlı millet durumuna erişmiştir. Ve bu aksam O büyük ölünün başında bekleyen Türkiye, güçlü ve dipdiri Türkiye'dir.

Pierre Dominique(Gazeteci)




Asırları aşan adam !..

Fransa, Paris Basını



Akıllı ve barışçı yöntemlerle gerçekleştirdiği eseri halkların tarihinde izlerini bırakacaktır.

Albert LEBRUN

Fransız Cumhurbaşkanı




Mevcut rütbelerin hepsini kaldırdığı bir memlekette, bu adam, bütün rütbeleri, kazanmıştır. O memlekete, bulabilecek en şerefli isim O'na verilmiştir.

Mercel Sauvage(Gazeteci)




Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir. Atatürk yüz yıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı.

Gerrad Tongas(Yazar)




Atatürk öldü. Barış kubbesinin Doğu sütunu yıkıldı. Artık evrende barışı kimse garanti edemez. Nitekim Avrupalı devlet adamları; O'nun 1930'da yaptığı uyarı ve tavsiyeleri dinlememiş ve dünyayı 1939 yılında ikinci büyük savaş felaketinin içine sürüklemişlerdir.

SANERWIN Gazetesi




Atatürk, bir milleti, birkaç yılda asrileştirmek mucizesini göstermiştir.

Paris-Le Temps




Yeni Türk Devleti ile Ankara Andlasması'nın imzalanması nedeniyle; "Bizi arkadan vurdu, dağ başındaki haydutlarla, Mustafa Kemallerle anlaştı" diyenlere Fransız Başbakanının Mecliste verdiği cevap: Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve O'nun tüm askerleri burada olsalardı, teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir andlasma imzalamaktan gurur duyuyorum. (1921)

Fransız Başbakanı BRIAND




Sırasıyla ihtilalci ve asi, sonradan muzaffer bir kumandan olan "Türklerin babası" Yeni Türkiye'yi yarattı, sultanları kovdu, kadınlara hürriyet verdi fesi kaldırdı, ülkesinde radikal bir inkılap yaptı.

Paris-Soir'den




Denilebilir ki onsuz, İslam alemi yolunu bulabilmek için elli yıl daha bekleyecekti.

Berthe Georges-Gaulis




O, yüce bir dağa benzer. Eteğinde yaşayanlar bu yüceliği fark edemezler. Bu dağın azametini kavrayabilmek için, O'na çok uzaklardan bakmak gerekir.

Claude FARRER
Fransız Edibi




Türkiye tarihi, bugün her zamandan çok Batı ve Avrupa tarihinden ayrılmaz bir haldedir. Ve Atatürk'ün bu yöndeki gayretleri sonuçsuz kalmamıştır. Memleketlerimiz arasındaki yüzyılları aşan dostluk, bu gelişmenin temel öğelerinden biridir.

Charles De GAULLE




Kemal Atatürk'ün karakterinin bir cephesini göstermek itibariyle bir noktayı hatırlatmak isterim. Bize savaşlarından birini anlatıyordu. Birdenbire durdu: Görüyorsunuz ya, dedi: birçok zaferler kazandım. Fakat bunların en büyüğünden sonra bile her akşam, savaş alanlarında ölen bütün askerleri düşünerek içimde derin bir keder duyuyorum. Cesaret ve zekasından başka yüreği bu kadar yüce olan böyle bir Şef'in, yurdu için mucizeler yaratmış olmasına şaşılabilir mi?...

George BENNES
Vu Gazetesi-1938




Devrin yüksek şahsiyetleri kitaplarda, konferanslarda Türkiye'nin asla değişmeyeceğini ve değişmeden öleceğini ilan etmişlerdi. Halbuki ölmeden değişti. Hem de kökünden ve baştan aşağı değişti. İnançlar, gelenekler, yöntemler yıkıldı. Son döküntülerini de yabancı zırhlıları ve kapitülasyonlar gibi memleketten sürüp attılar. Türkiye, ruhunu değiştirmişti. Tamamen ve tasavvur edilmesi mümkün olduğu kadar...

Raymond CARTIER
Le Nouvelliste Gazetesi

İNGİLTERE

Yüzyılımızın dahisi
Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu.

David L'loyd George (İngiltere Başbakanı)(1922) (K. Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi: 1958, s. 508)


Savaş sonrasının en ileri gelen devlet adamlarından biri. Kendi başına bir klas oluşturuyordu ve hemen her açıdan tekti.

The Fortnightiy, Londra


Avrupa, savaştan sonra belirmiş az sayıdaki yapıcı devlet adamlarından birini kaybetti.

Spectator




Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır.

Observer




İngiltere önce, cesur ve asıl bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır.

Sundey Times




O, benzeri olmayan bir devlet adamı idi.Diktatörlerin tahammül edemediği serbest bir nizamla, demokrasilerin başaramadığı ve başaramayacağı işler yapmıştır. Tarihte böyle adamlar devirlerine kendi adlarını vermişlerdir.

Word Price




O, Türkiye'nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye'nin Avrupa devleti olmasını sağladı, yakın doğunun tarihini değiştirdi.

Times Gazetesi




Savaş Türkiye'yi kurtaran, Savaştan sonra da Türk Milletini yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahraman ve modern Türkiye'nin Ata'sına değer bir görünümden başka bir şey değildir.(1938)

Winston CHURCHILL
İngiltere Başbakanı




Atatürk, Türk Milleti'nin ruhunda Türk Bayrağı gibi dalgalanan bir baştı.

Daily Telegraph




Cumhuriyet Türkiyesi'nin Devlet Başkanı Kemal Atatürk, diğer önderlerde görmeye alışmadığımız şu değerli nitelikleri kişiliğinde toplamış bulunuyor: alçak gönüllülük, yeterlilik ve başarı...

The Truth Dergisi



O genç ve dahi Türk Şefi'nin o esnada Çanakkale'de bulunması, müttefikler bakımından talihin en acı darbelerinden biridir.

Alan Moorehead(Yazar)




Atatürk, eskimiş bilimlerle boş yere kafasını yormamış olduğundan daha taze ve cesur düşünen bir önderdir. Kendisi için, bugünkü Avrupa'nın en güçlü Devlet Adamıdır diyebileceğimiz Atatürk, hiç şüphesiz devlet adamlarının en cesur ve orijinalidir.

Herbert Sideabotham(Yazar)




Herhangi bir olayı derinliğiyle kavramak, çıkar yolu görüp birdenbire harekete geçmek iktidarı, O'nun eşsiz otoritesinin başlıca kaynaklarından biridir.(1923)

Grace Ellison (Gazeteci)

AFGANİSTAN

O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu milletleri için de en büyük önderdi.

Emanullah HAN
Afgan Kralı




ARNAVUTLUK

Bu Türk Milleti yaştadır.Çünkü yeni Türkiye'nin yaratıcısı olan eşsiz şefini kaybetmiştir.

Stipsi Gazetesi




AVUSTURYA

Büyük düşüncelerin adamı...bir devlet mimarıydı.

Neue Freie Presse, Viyana


Atatürk öyle bir insandır ki, hayali değildir. İstediğini bilir, bildiğini yapar, yapamayacağı bir şeyi de istemez.

Avusturyalı Heykelci KRIPPEL

BELÇİKA

Atatürk, yirminci asrın en büyük gerçeğini yaratan adamdır.

Kopenhag-Nasyonal Tidende



Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk'tür.

Libre Belgique gazetesi


BULGARİSTAN

Hiçbir memleket, yeni Türkiye'nin Ata'sı tarafından başarılan kadar güçlü, hızlı ve kökten bir yenilik hamlesine erişmemiştir.

Bulgar Dness Gazetesi

ÇİN

Mustafa Kemal yeni Türkiye'nin kalbidir. Eski, yıpranmış bir toplumdan yepyeni, güçlü bir millet yaratmış, eşsiz kişiliğiyle kendini herkese saydırmış, enerjisiyle herkesi kendine inandırmıştır.

Ma Shao-Cheng(Yazar)

FİNLANDİYA

Atatürk, olağanüstü nitelikte bir devlet adamı, savaş sonrası dünya tarihinin en önemli simalarından biri idi.

Hufvud Stadbladet Gazetesi

HİNDİSTAN

Dünyanın yetiştirdiği en büyük insanlardan biri.

Star of India


Atatürk, yalnız Türk Milleti'nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi. O'nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.

Bayan Sucheta KRIPALANI

Hint Parlamento Heyeti Başkanı

İRAN

Atatürk gibi insanlar bir nesil için doğmadıkları gibi belli bir devre için de doğmazlar. Onlar önderlikleriyle yüzyıllarca milletlerin tarihinde hüküm sürecek insanlardır.

Tahran Gazetesi




Atatürk yalnız kahraman milletinin büyük bir Şef'i olmakla kalmamıştır. O, aynı zamanda insanlığın da en büyük evladı olmuştur.

İran Gazetesi




İSRAiL

Dünya, çağımızın en dikkat çekici adamlarından birini kaybetti.

Palestine Post




Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz 20. yüzyılda dünya savaşından önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir millete nasip olmayan cesur ve büyük bir inkılapçı olmuştur.

Ben Gurion
İsrail Başbakanı (1963)




İSVEÇ

O, olmasaydı modern Türkiye olmazdı. O'nun sayesinde Türkler, O'nun olağanüstü eserini izleyebilecekler ve zaten dünyaca pek yüksek olan onurlarını daha fazla yükseltebileceklerdir.

Nya Dagligt Gazetesi




İSVİÇRE

Türkiye'yi yaratan, tarihimizin bu en büyük adamını başımı en derin hürmetle eğerek selamlarım.

Profesör MORRF




Yalnız bir asker değil, aynı zamanda yüzyılımızın bir daha göremeyeceği bir dahi idi.

Profesör SEKRETAN




İTALYA

Hayatının sonuna kadar milleti'nin mutlak güveni ile kurduğu devletin başında muzaffer kumandanının kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir.

C.C.SFORZA




Üstün iradesi, tükenmez cesareti ve eşsiz seziş ile hasımlarını dize getirdi. Fazilet ve ciddiyeti, üç yılda memleketine yalnız askeri, aynı zamanda tam ve doyurucu bir siyasi zafer kazandırdı.

F.Perrone Di San Martino (Yazar)




Atatürk'ün ölümü ile Yakın Doğu'nun gelişmesine birinci derecede etken olan son derece kuvvetli bir şahsiyet kaybolmuştur.

Tribuna Gazetesi
 

Orduya Son Mesaj

CUMHURİYET'İN 15. YILDÖNÜMÜ'NDE ATATÜRK'ÜN ORDUYA SON MESAJI
29 Ekim 1938


"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan her zaman zaferle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk ordusu!
Memleketini, en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet'in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtalarıyla mücehhez olduğun halde, vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.
Bugün, Cumhuriyet'in 15. yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbî şükranlarımı beyan ve ifade ederken, büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.
Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve âmade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabikalar ve silahlarla bir kat daha kuvvetlenerek büyük bir feragat-i nefs ve istihkâr-ı hayatla her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulusun muvacehesinde beyan ederim.
Cumhuriyet Bayramı'nın 15. yıldönümü hakkınızda kutlu olsun..."

Mustafa Kemal ATATÜRK

Atatürk'ün vasiyeti

Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5. İsmet İnönü'nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6. Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.

K.Atatürk

Atatürk'ü Ağlatan Olay

Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek. Ve Latife’yi.

Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor.

Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.

“Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.

İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam telgrafı uzatsam ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"

Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.

Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:

“Emret Paşam”.

Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:

“Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”

“Uyku tutturamadım da Paşam”

“Annemden bir haber var mı?”

“Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.”

“Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.”

Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:

“Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.”

Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.

“Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..”

Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:

“Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!”

Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.

“Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.”

Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: “Sen sağol paşam” dedi.

“Millet sağ olsun.”

Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş “Ağlama paşam” diye yalvardı.

“Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.”

İşte ben bunun için:

‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.